Blog Arşivleri

Liberal sistemlerde ‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’ mümkün müdür?

Liberalizm hakkıyla bilinmemesinden ötürü, şehir efsanelerine-mitlere maruz kalmıştır. İlliberaller tarafından ortaya atılan ve fabrikasyon izlenimi veren iddiaların liberalizmle, liberal ilkelerle en ufak bir ilişkisi yoktur. Ancak toplumda menfi bir liberalizm algısı yaratmak için ve insanların, “liberalizmin tüm kötülüklerin anası olduğu” fikrine ikna edilmesi için bu tip ‘safsata’lar ortaya çıkmaktadır. Bunlardan en belirgini “liberalizm varsa -İslam’ın emri olan- ‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’in” yapılamayacağı iddiasıdır. Bittabi bu iddianın hakikatle ilişkisi yoktur. “Emri bil maruf, nehyi anil münker” insanlara iyiliği emredip, insaları kötülükten koyma anlamına gelen, İslam’ın açık bir emridir.

Liberalizmde insanların tercihlerine baskı yapılamıyor oluşu, özgürlüklerin geniş oluşu “otoriteryen müslüman”ları feci rahatsız ediyor sanırım. Salt rahatsız olmakla kalmayıp, kendi “baskıcı din anlayışları” ile İslam’ı özdeşleştirmeye ve sakat özdeşleştirme hareketinden sonra da “İslam ile liberalizm uymaz” yargısına varmaya çalışıyorlar. Durumu izah etmeye çalışalım;

1. Liberal bir sistemde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” emri çok rahat şekilde uygulanabilir. Bu emrin ilk kısmı, yani “emri bil maruf”(iyiliği emretmek) tebliğ görevidir. Liberalizm dini özgürlüğü de dinden özgürlüğü de savunur. Dindar insanların misyonerlik faaliyeti yapmalarında, kendi dinlerini tebliğ etmelerinde, kendi doğrularını anlatmada liberalizm herhangi bir sorun görmez aksine bunu güvence altına alır. Tüm liberal toplumlarda, tebliğ çalışmaları serbesttir. Bugün Avrupa’da İslamiyet’in yükselişe geçmesi bu çalışmalar neticesinde olmuştur. Peki bu çalışmaların özgürce yapılması ne sayesinde olmuştur? Tabii ki liberal demokrasi sayesinde. Emrin bir de ikinci kısmı var; “nehyi anil münker”(kötülükten men etmek). Dinen “kötü” olan şeylerin önüne geçme çabasıdır. Peki nasıl kötünün önüne geçeceğiz? Bunu bir hadis-i şerif açıkça anlatıyor:  “Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle değiştirsin. Yapamazsa diliyle, yine yapamazsa kalbiyle buğz etsin.” Kötülüğün önüne geçmenin üç yolu var ya fiilen değiştirmeye çalışacağız, ya şifahen değiştirmeye çalışacağız yahut itikadi açıdan en aşağıda görülen “kalben kınama ve Allah’a havale” yolunu seçeceğiz. Fiilen münkerin önüne geçmeye çalışmak demek “oruç tutmayanı döv, içki içeni hırpala” falan demek değildir. Fiilen, münkerin bitmesi için mücadele etmektir. Mesela oruç tutmayanları bilinçlendirmek için çalışmalar yapmak, içkinin önüne geçmek için ilgili STK’larda görev almak fiilen münkerle mücadele etmektir. Sözle münkeri ortadan kaldırmak ise münkeri işleyenin yanına gidip dini hakikati söylemek ve doğruya davet etmektir. Buğz etmek ise elinden bu ikisi gelmeyen kişinin kalbiyle işi halletmeye çalışmasıdır. Sorarım size liberalizm bu anlattıklarımın tek birine bile karşı mıdır, engel midir?

2. Bir ideolojiye, dini inanca, felsefi yönelime özgürlük tanımak illa bu tercihleri benimsemek ve “bu tercihlerle mücadele etmemek” demek değildir. Hristiyanlığı yahut ateizmin var olması kanımca “özgürlük”tür. İnsanlar özgürce ateist olabilir ama bu benim ateizm ile mücadele etme hakkımı elimden almaz ve liberalizm de senin bu mücadelene engel olmaz. Dinini yaşarsın, kendine göre olan doğrunu anlatırsın, kendine göre olan münkerin yok olması için mücadele edebilirsin. Liberal bir toplumda  “Emri bil maruf, nehyi anil münker” emrini yerine getirmek gayet kolay ve tabii bir hadisedir.

3.  “Emri bil maruf, nehyi anil münker” liberalizmle çelişmez çünkü bu emir “zorlama” içermez. Klasik bir tebliğ emridir. Ayet-i kerime gayet açık;

Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (Yunus, 99)

Demokrasi ve liberalizm işte budur. Dinde zorlamanın olmaması bir mit değil, hakikattir. Ayet açıkça kimsenin zorla mü’min yapılamayacağını buyuruyor. “Emri bil maruf, nehyi anil münker”in nasıl yapılması gerektiğini de anlatıyor bize. Kısacası, insanları zorlamadan kendi doğrularınızı anlatın diyor İslamiyet. Liberalizm ise bu duruma fırsat tanımaktan başka bir şey yapmıyor.

 Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. (Hadis-i Şerif)

Reklamlar

Özlem Albayrak’ın liberalizm algısı ve ‘Müslüman Liberal’lik

Son günlerde Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak liberalizmin “eblehliği” ve İslam ile “zıtlığı” üzerine yazılar yazmakta. Bu yazılar, liberalizmin İslami açıdan sahihliğini ne ölçüde “çökertir” bilinmez ama liberal fikriyatın illiberaller tarafından nasıl algılandığı üzerinde ciddi deneysel neticeler sunuyor. İslami görünümlü yahut sol tandanslı ideolojilerin gözünde liberalizm; emekçinin hakkını gaspeden, toplumda ahlakı yok eden, dinsiz, menfi bir ideoloji. Oysa liberalizm bu algıların çok ötesinde bir düşünce sistematiği. Bir “ideoloji” bile değil. Liberal düşüncenin değerli isimlerinden Mustafa Erdoğan yazdığı İslam ve Liberalizm kitabında çeşitli liberal düşünürlerin fikirlerinden ve siyaset bilimindeki “ideoloji” mefhumundan hareketle liberalizmin “ideoloji” kategorisine dahil edilemeyeceğini belirtmiştir. Liberalizm, komüniteryen ideolojiler gibi normatif(kural koyucu) bir kimliğe sahip değildir. Bundan ötürü İslam’a zıt yahut alternatif olamaz. Toplum üzerinde projeleri olmayan yalnız “ilkeler” getiren bir felsefenin İslam ve ilahi dinler ile savaş halinde olduğunu iddia etmek mesnetten yoksun bir iddia. Albayrak’ın son yazısı üzerinden meseleyi açıklamaya çalışalım;

Aslında sözünü ettiğim, liberalizmin de tıpkı diğer pek çok -izm gibi bağrından çıktığı aydınlanma felsefesi. Biliyorsunuz bu süreçte, feodalite çökerken, fazlasıyla palazlanmış ve ahlak algısıyla gündelik hayatı birebir biçimlendiren din de olması gereken yere gönderilmiş, yani Kilise’ye tıkılmış, birey ve toplumun varoluşunu koruyabilmesi için, ilerlemenin mümkün olabilmesi için bilim ve salt aklın yeteceği savlanmıştı. (Özlem Albayrak)

Her felsefe devri gibi Aydınlanma devri de doğrularla yanlışları içinde barındırır. Aydınlanma felsefesinin kritiği yapılabilir ve yapılmalıdır da. Zira bugün dine karşı ortaya çıkan sakat zihniyetin tohumları, Aydınlanma ile atılmıştır. Ancak Aydınlanma, toptan bir olumsuzluklar çağı değildir. R.Descartes da “ilkel” bir aydınlanmacıdır. Ancak önemi yadsınamaz. Yahut Immanuel Kant’ın felsefenin birçok alanında ortaya koyduğu görüşler yabana atılamaz. Bu insanlar da aydınlanmacıdır. Ve azılı birer din düşmanı falan değillerdir. Misalen, Kant epistemolojide türlü sorunsallara açıklamalar getirirken “Tanrı” olgusundan sürekli faydalanır. Aydınlanmanın öncülerinden Descartes felsefeyi-bilimi Tanrı’ya giden, Tanrı’yı bulan bir yol olarak görür. Bazı aydınlanmacılar bir nevi skolastik dönem filozofu Akinolu Thomas’ın “inanmak için bilmek” prensibinin takipçisidir. Velhasıl “Aydınlanma çağı” ziyadesiyle fazla olan yanlışlarıyla beraber doğrunun da içinde olduğu bir çağdır.

“Aydınlanma felsefeleri kötüdür, liberalizm bir aydınlanma felsefesidir, o halde liberalizm kötüdür” türünden çıkarımlar doğru yönü olmayan, tümevarımın yanlış kullanıldığı sakat çıkarımlardır. Liberalizmi, aydınlanma felsefesi diye kapı dışarı ediyorsak bir aydınlanma projesi olan “demokrasi”yi niye bağrımıza sokuyoruz? Ve daha da mühimi; niye hâlâ liberalizm ile demokrasinin ayrılmaz ikili olduğunu anlamıyoruz?

Aydınlanmacı felsefe, Avrupa’da dinin rolünü azaltmıştır bu doğru. Ancak biz olaya bir doğulu gözüyle, bir Müslüman gözüyle bakıyoruz. Bu topraklarda din bırakın terakkiye mani olmayı terakkinin taşıyıcısı olmuştur. Peki Avrupa için öyle mi? Cemil Meriç der ki; “Osmanlı’nın tezadı Avrupa’dır. Batı’da maddecilik batılın hisarlarını yıkan bir dinamit, hür düşüncenin dinamiti; Osmanlı İmparatorluğu’nda maddecilik bir kendi kendini tahrip cinneti.” Yani olayları kendi özelinde değerlendirmek lazım. Batılı gözle bizi değerlendirenlere nasıl kızıyor ve “oryantalizme” lanet okuyorsak, bizim de bazı hassasiyetleri elde etmemiz gerek. İslam ve Hristiyanlık, etkileri farklı olan-kimyaları farklı olan iki din. Hristiyanlıktan sıyrılmak Avrupa için “bazen” şans olmuştur Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi. Ancak bizde durum bunun zıddıdır.

Ayrıca dinin ikincil plana atılması, Avrupa’da dinin sosyal yaşamdan çekilmesine sebep olmamıştır. Yahut mezkur vaziyet, Avrupa’da dinin baskı altına alınmasına sebebiyet vermemiştir. “Fransa” harici Avrupa devletleri, din üzerinde baskı kur(a)mayan bir yapıdadırlar. Bu geçmişten gelen felsefenin yansımasıdır. İlerlemeye engel saydıkları Hristiyanlık’ı dahi tamamen özgür bırakmışlardır. Bu da liberalizm sayesinde olmuştur.

Hristiyan inancı gündelik pratiklerden çekilip hakikaten kiliseye geri gönderildi, ama bununla yetinilmedi; din reforme edilerek içinden kapitalizmle diyalektik olarak birbirini vareden kalvinizm çıkarıldı. Protestan ahlak, kapitalizme moral zemin sağladı. (…)ancak bu deneyim Allah’a ulaşmakla sonlanmadı, ulaşıla ulaşıla sermayenin kutsiyetine ve kapitalizme ulaşıldı. (Özlem Albayrak)

Özlem Albayrak olaylara bir ortaçağ papazı yahut Engizisyon hakimi olarak yaklaşmak yerine, önyargılardan sıyrılmış objektif bir bakış açısıyla yaklaşsa ne Avrupa’daki reformasyon hareketini ne de kapitalizmi bu şekilde değerlendirir. Avrupa dini reforme etti, etmek zorundaydı. Kutsal kitaplıktan çıkmış bir İncil ve Roma İmp.’u döneminde paganizme tekamül etmiş bir Hristiyanlık er geç “zamanın şartları” doğrultusunda reforme edilecekti. Zira ilahi değil insani olan her şey değişmek zorundadır. Hristiyanlık da böylece değişmiş ve Protestanlık doğmuştur.

Protestan ahlak, Kalvinizm, Püritenizm ve daha birçokları sayesinde kapitalizmin tohumları atılmış, dinsel yönelimler iktisadi sonuçlar doğurmuştur. Peki bu sonuçlar gerçekten menfi midir ve gerçekten sermaye kutsallaştırılmış mıdır? Protestan ahlak sayesinde filizlenen kapitalizm, insanlığın en doğru iktisadi tercihlerindendir. Zira “kapitalizm” çoğu insanın bilinçaltındaki olumsuz çağrışımlara rağmen “insan hakları” ve “demokrasi”nin teminatıdır. Kapitalizmin hakim olduğu toplumda ekonomik özgürlük vardır. Ekonomik özgürlük geniş bir mefhum. Tüketici için de üretici içinde, emekçi için de işveren için de geniş bir özgürlük. Kapitalizm, devlet yerine bireylerin söz sahibi olduğu ekonomik sistemi ifade eder. Dolunayı görünce kurt adam olmaya müsait olan “devlet”e, dolunayı göstermeme çabasıdır kapitalizm, piyasa koşullarının egemen olmasıdır. Bireylerin yatırım yapması, rekabet etmesi, karlı yahut zararlı çıkmasıdır ve tüm bunlar olurken devletin çarka müdahale etmemesidir. J.J.Rousseau’nun ünlü deyişi ile ifade etmek gerekirse; “Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür.” Bugün ekonomiye müdahil olan devletin yarın özel hayata müdahale etmeyeceğini kimse iddia edemez. Velhasıl kapitalizm, -nefret edilen iktisadi sistem- demokrasinin teminati konumundadır. Kopenhag Kriterleri’nden birinin “işleyen serbest piyasa ekonomisi” olması yeterli açıklamayı sunuyor herhalde? AB’ye girmek isteyin, demokrasi isteyin, insan hakları isteyin ama kapitalizm istemeyin !

Protestan ahlakla baş gösteren “kapitalizm” ne ilk haliyle ne de modern haliyle “sermayeyi kutsama” derdine düştü. Sermaye kapitalizm için önemlidir, gereklidir, olmazsa olmazdır. Ancak sermaye bir fetiş değildir, amaç değildir. Liberalizm yahut kapitalizm “devlet sınırlı, birey özgür olmalı” der. İşbu felsefelerin çıkış noktaları budur. Şayet “sermaye” bu amacı gerçekleştirmede iyi bir araçsa korunmalı ve kollanmalıdır. Bu sermayeyi kutsama değil, insana değer atfetmedir. Ayrıca “sermaye”ye nefretle yaklaşmak bir Müslüman için de son derece tuhaftır zira İslamiyet sermaye karşıtı bir din değildir. Son dönemde frekanslar öyle bir karıştı ki “Das Kapital”de yazanlar sanki “Kur’an-ı Kerim”de söylenmiş gibi bir atmosfer yaratıldı.

Kapitalizm bireyin “ben” olma bilincini tamamlamasında önemli yer tutar. Sosyalist ülkeler insanlarının tüketimlerini kısıtlamaya çalışır zira tüketmek varolmaktır. Tüketen insan -israf eden, har vurup harman savuran değil- özgür insandır. Kapitalizm bunu korur.

Uzatmayalım, bu süreçte bireyin aklı, seçimleri haniyse dinin kutsallığı seviyesine dek yükseldi, fetişleşti. Bu yüzden liberalizm, kabaca bireyin seçim özgürlüğünün önündeki her türlü prangadan kurtulması olarak tanımlanıyor ve özgürleşmenin hedefleri arasında din de bulunuyor. Yani, liberalizm dinden de özgürleşme olarak beliriyor, inanmayan kaynaklardan okuyabilir. Bu arada, yanlış anlaşılma olmasın, liberalistler dinsizdir demeye getirmiyorum, ancak özgürleşmenin kalemleri arasında dinin toplumsal baskısından özgürleşme de vardır, diyorum. Siyasi liberalizm bir eşcinselin hayat tarzının özgürlüğünü savunduğu kadar, bir Müslüman’ın hayat tarzını aynı şekilde, aynı tonda, aynı şiddette savunur. Sonuç; İslami yaşam tarzı, tıpkı seküler yaşam tarzları gibi liberalizmin kültürel göreceleliğin bir nesnesidir artık… Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi herkes haklıdır yani, herkes doğru. (Özlem Albayrak)

Burada otoriter bilinçaltının devreye girdiği görülüyor. “Ben Müslümanım, onlarla aynı muameleye mi maruz kalacağım ayol!” anlayışı her daim eleştirdiğimiz elitist bakış açısının İslami versiyonu. Ö.Albayrak liberalizmden öylesine nefret ediyor ki liberalizmin “özgürlükçü” yapısında dahi kınanacak, eleştirilecek bir şey buluyor. İnsanlara özgürlük tanımak bir lütuf değil, gerekliliktir. Liberalizmin savunduğu şey olması gereken, doğal süreçtir. Bu aklı kutsamak, fetişleştirmek değildir. Akla, tercihlere değer vermektir. Aynı Bakara Suresi 256. ayette olduğu gibi “Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır.” Bu ayet doğrunun ne olduğunu söylemiş ancak doğruya uymayanların da zorla değiştirilmemesi gerektiğini emretmiştir. Liberalizm budur. Bireylerin tercihlerine, seçimlerine devletin karışmamasıdır.

Liberalizm “dini özgürlüğü” de “dinden özgürlüğü” de savunur. Liberalizmin gayesini “insanı dinden arındırmak”mış gibi lanse etmek büyük haksızlık. Ateizmin etkisindeki liberal filozofların bu tip görüşleri olabilir. Ancak bu liberalizmin genel görüşü değildir ve tek bir liberalizm yoktur.

İnanan insanın yani mü’min kişinin kendini “üstün” görmesi doğaldır. Ancak bu üstünlük Allah katındadır. Özlem Albayrak’ın istediği ise toplum hayatında Müslümanların üstün olması gerektiğidir. Bu her açıdan tehlikeli bir görüş. “Benim yaşam tarzım ile sekülerlerin yaşam tarzı aynı gözle değerlendirilemez” demek, bir dikta sistemi-kast sistemini işaret etmektir. Bunu demokrasi ile de İslam ile de izah edemezsiniz.

Ayrıca liberalizm “herkes haklıdır, herkes doğru” demez; “herkes özgürdür, herkes birey” der. Atilla Yayla geçenlerde yazdığı bir yazıda çok güzel bir noktaya dikkat çekti; “liberal bir sistemde isterseniz ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayabilirsiniz“. Liberalizm ortak mülkiyete karşıdır ama devlet marifetiyle ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayan insanların özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasına da karşıdır. Bu “liberalizm, ortak mülkiyeti kutsuyor-fetişleştiriyor” demek değil. Yalnızca o insanların da özgürlüklerine saygı duyuyor. Özgürlüklerden, özgürlüklerin korunma çabasından rahatsız olmanın tek sebebi bastırılmış bir otoriteryen kimliktir.

Liberalizm geniş özgürlükleri korumakla beraber devlete bazen “regülasyon” hakkını da verir. Zira liberalizm, anarşizm değildir. Devleti kaldırmaya değil devleti kısıtlamaya çalışır. Thomas Jefferson der ki; “En az yöneten devlet, en iyi devlettir”. 

Oysa Müslüman “emri bil maruf, nehyi anil münker”le bağlı ve bağımlıdır; Müslüman seküler bir yaşamın nimetleri için bu dünyaya gönderilmediğine inanır. Göz yumarak ya da “amaaan bunlar da böyle işte n’apalım” yaparak yaşamak dünyaya gönderiliş amaçları arasında değildir.(Özlem Albayrak) 

“Emri bil maruf, nehyi anil münker” demek “İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak” demektir. Müslüman için bir farzdır. (Daha doğrusu farz-ı kifayedir; yani toplumda belli insanlar yaptığı zaman diğer insanların üzerinden de borç kalkar) Ancak benim anlayamadığım husus “Emri bil maruf, nehyi anil münker”den nasıl liberalizm karşıtlığının çıkarıldığıdır. Sinekten yağ çıkartmak bu olsa gerek. İnsanların seçimlerinde özgür bırakılması demek, toplumda “tebliğ” çağrısının yapılamayacağı demek değildir. Dini yaymak da bir özgürlüktür. Ve liberal toplumlarda rahat şekilde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” yapabilirsiniz.

Ancak Özlem Albayrak’ın kastettiği sanırım “devlet” eliyle yapılan ve -insanlara iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaktan ziyade- “zorbalık” olan bir sistem. Şayet bunu kastetmiyorsa ve mü’minlerin  liberal toplumlarda, insanları kötülükten alıkoyamayacağını iddia ediyorsa durum daha vahim. Zira yukarıda bahsettiğim gibi dinin gereklerini yerine getirmek de liberal sistem tarafından güvence altına alınan bir konudur. Ve isteyen herkes insanları kendi ahlak anlayışı çerçevesinde “kötülükten alıkoyabilir”.

Liberalizmi kabul etmek yani insanlara özgürlükler tanımak göz yummak demek değildir. Bir insanın gayrimüslim yahut dinsiz olmasına müdahale edemeyiz ancak o insani kendi doğrumuz doğrultusunda, hakka yöneltebiliriz. Bunlar zıt şeyler değil.

 (…)İslami ve insani olan, o adamı böbreğini satmaya iten koşulları düzeltmek, o fabrikatörün de işçinin emeğiyle haksız kazanç edinmesinin önüne geçmektir. İslami olan adalet tesisidir, kanun önünde eşitlik görecelidir.(Özlem Albayrak)

Genel bir yanılgı var; sanki fakirliğin-haksızlığın tarihi kapitalizmin tarihiyle aynı. Oysa kapitalizmden önce de insanlar açtı. Bilinenin aksine kapitalizm dünyayı fakirleştirmemiş aksine kalkındırmıştır.

Modern kapitalizmden önce herkes fakirdi, her yerde fakirler vardır. Kapitalizm ile beraber çeşitli ekonomik katmanlar oluştu ve bazıları zengin bazıları daha az zengin bazıları fakir oldu. Atilla Yayla’nın 20 Mayıs 2011 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yazdığı “Fakirlik problemi çözülebilir mi?” isimli yazısında çok önemli veriler, kapitalizmin dünyaya etkisi var. Bu verilerden biri Dünya Bankası’nın bir istatistiği. İstatistik, günlük 1 dolardan az bir parayla yaşamaya çalışanların oranıyla ilgili. Yıllara göre günlük 1 dolardan az parayla geçinen insanların oranı şöyle; 1820’de yüzde 80; 1950’de yüzde 50; 1980’de yüzde 30, 2003’de yüzde 20. Yazıdaki diğer bir mühim bilgi ise iktisatçı Deirdre N. McCloskey’nin 1800 ile 2000 tarihleri arasında dünyanın elli kat zenginleştiği tespiti. Elbette herkes eşit oranda zenginleşmemiştir ancak bu zenginlik her yere az ya da çok sirayet etmiştir. Zaten herkesin ekonomik olarak eşit olması imkansızdır ve sanıldığı kadar “iyi” değildir.

İnsanlık sanayi devrimiyle, kapitalizmle beraber zenginleşti. Bu sayede orta sınıf oluştu. Ve fakirliğin bitmesi daha fazla kapitalizm ile mümkün olacaktır. Asırlardır ekonomiyi elinde tutan “devlet” açlıktan, yoksulluktan başka bir şey vermedi ama son 200 yılı etkileyen kapitalizm insanlık tarihinde görülmemiş bir değişimi başardı.

Buna rağmen tanıdık dramatik örneklerle kapitalizmi eleştirmek, tarihe karşı gelmektir. Şayet birileri açlıktan böbreğini satıyorsa bunun sebebi; daha serbest bir piyasa ekonomisi olmamasından ve sosyal toplum olamayışımızdandır.

İslam ve liberalizm uyum içindedir

İslamiyet gerek iktisadi gerek siyasi açıdan liberalizm ile pareleldir. Elbette aynı değildir. İslamiyet her türlü dünya görüşünden-felsefesinden daha üstündür. Ancak benzer noktalar fazladır. Zira İslamiyet için “insan” yeri geldiğinde “meleklerden” dahi daha üstün olan ve canlıların en yücesi olan varlıktır. Bir hadis-i şerif der ki; “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.”  Yani Allah’ın rahmetinin en fazla tecelli ettiği varlık insandır. Tin Suresi 4. ayette Allah şöyle buyurmakta; “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” İslam için “insan” eşref-i mahlukattır. Yani yaratılmışların en şereflisidir. Liberalizm de çıkışı, odağı, gayesi insan olan bir yapıdadır. Liberalizmin yapmak istediği her şey “insan” içindir.

Bu gerçeği ıskalayıp da İslamiyeti liberalizm ile zıt konuma sokmaya çalışmak yahut kollektivist ideolojilere yaklaştırmak neden?

İslamiyet; “hukukun üstünlüğünü” savunan, “piyasa ekonomisine” karşı olmayan ve bireyi yok eden kollektivist fikirleri desteklemeyen bir dindir. Cemaat kavramı önemlidir ancak Kur’an-ı Kerim’in muhatabı “insan”dır. İnsanlar “kendi” yapıp-yapmadıklarından ötürü cezalandırılıp-ödüllendirilecektir. İslamiyet’te “ümmet” kavramı dahi salt kollektif bir mantıkla kullanılmamış, birçok hadis-i şerifte tüm insanlığı kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

Bu hakikatleri göz önünde bulundurup, yorum yapmakta fayda var.