Blog Arşivleri

Özlem Albayrak’ın liberalizm algısı ve ‘Müslüman Liberal’lik

Son günlerde Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak liberalizmin “eblehliği” ve İslam ile “zıtlığı” üzerine yazılar yazmakta. Bu yazılar, liberalizmin İslami açıdan sahihliğini ne ölçüde “çökertir” bilinmez ama liberal fikriyatın illiberaller tarafından nasıl algılandığı üzerinde ciddi deneysel neticeler sunuyor. İslami görünümlü yahut sol tandanslı ideolojilerin gözünde liberalizm; emekçinin hakkını gaspeden, toplumda ahlakı yok eden, dinsiz, menfi bir ideoloji. Oysa liberalizm bu algıların çok ötesinde bir düşünce sistematiği. Bir “ideoloji” bile değil. Liberal düşüncenin değerli isimlerinden Mustafa Erdoğan yazdığı İslam ve Liberalizm kitabında çeşitli liberal düşünürlerin fikirlerinden ve siyaset bilimindeki “ideoloji” mefhumundan hareketle liberalizmin “ideoloji” kategorisine dahil edilemeyeceğini belirtmiştir. Liberalizm, komüniteryen ideolojiler gibi normatif(kural koyucu) bir kimliğe sahip değildir. Bundan ötürü İslam’a zıt yahut alternatif olamaz. Toplum üzerinde projeleri olmayan yalnız “ilkeler” getiren bir felsefenin İslam ve ilahi dinler ile savaş halinde olduğunu iddia etmek mesnetten yoksun bir iddia. Albayrak’ın son yazısı üzerinden meseleyi açıklamaya çalışalım;

Aslında sözünü ettiğim, liberalizmin de tıpkı diğer pek çok -izm gibi bağrından çıktığı aydınlanma felsefesi. Biliyorsunuz bu süreçte, feodalite çökerken, fazlasıyla palazlanmış ve ahlak algısıyla gündelik hayatı birebir biçimlendiren din de olması gereken yere gönderilmiş, yani Kilise’ye tıkılmış, birey ve toplumun varoluşunu koruyabilmesi için, ilerlemenin mümkün olabilmesi için bilim ve salt aklın yeteceği savlanmıştı. (Özlem Albayrak)

Her felsefe devri gibi Aydınlanma devri de doğrularla yanlışları içinde barındırır. Aydınlanma felsefesinin kritiği yapılabilir ve yapılmalıdır da. Zira bugün dine karşı ortaya çıkan sakat zihniyetin tohumları, Aydınlanma ile atılmıştır. Ancak Aydınlanma, toptan bir olumsuzluklar çağı değildir. R.Descartes da “ilkel” bir aydınlanmacıdır. Ancak önemi yadsınamaz. Yahut Immanuel Kant’ın felsefenin birçok alanında ortaya koyduğu görüşler yabana atılamaz. Bu insanlar da aydınlanmacıdır. Ve azılı birer din düşmanı falan değillerdir. Misalen, Kant epistemolojide türlü sorunsallara açıklamalar getirirken “Tanrı” olgusundan sürekli faydalanır. Aydınlanmanın öncülerinden Descartes felsefeyi-bilimi Tanrı’ya giden, Tanrı’yı bulan bir yol olarak görür. Bazı aydınlanmacılar bir nevi skolastik dönem filozofu Akinolu Thomas’ın “inanmak için bilmek” prensibinin takipçisidir. Velhasıl “Aydınlanma çağı” ziyadesiyle fazla olan yanlışlarıyla beraber doğrunun da içinde olduğu bir çağdır.

“Aydınlanma felsefeleri kötüdür, liberalizm bir aydınlanma felsefesidir, o halde liberalizm kötüdür” türünden çıkarımlar doğru yönü olmayan, tümevarımın yanlış kullanıldığı sakat çıkarımlardır. Liberalizmi, aydınlanma felsefesi diye kapı dışarı ediyorsak bir aydınlanma projesi olan “demokrasi”yi niye bağrımıza sokuyoruz? Ve daha da mühimi; niye hâlâ liberalizm ile demokrasinin ayrılmaz ikili olduğunu anlamıyoruz?

Aydınlanmacı felsefe, Avrupa’da dinin rolünü azaltmıştır bu doğru. Ancak biz olaya bir doğulu gözüyle, bir Müslüman gözüyle bakıyoruz. Bu topraklarda din bırakın terakkiye mani olmayı terakkinin taşıyıcısı olmuştur. Peki Avrupa için öyle mi? Cemil Meriç der ki; “Osmanlı’nın tezadı Avrupa’dır. Batı’da maddecilik batılın hisarlarını yıkan bir dinamit, hür düşüncenin dinamiti; Osmanlı İmparatorluğu’nda maddecilik bir kendi kendini tahrip cinneti.” Yani olayları kendi özelinde değerlendirmek lazım. Batılı gözle bizi değerlendirenlere nasıl kızıyor ve “oryantalizme” lanet okuyorsak, bizim de bazı hassasiyetleri elde etmemiz gerek. İslam ve Hristiyanlık, etkileri farklı olan-kimyaları farklı olan iki din. Hristiyanlıktan sıyrılmak Avrupa için “bazen” şans olmuştur Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi. Ancak bizde durum bunun zıddıdır.

Ayrıca dinin ikincil plana atılması, Avrupa’da dinin sosyal yaşamdan çekilmesine sebep olmamıştır. Yahut mezkur vaziyet, Avrupa’da dinin baskı altına alınmasına sebebiyet vermemiştir. “Fransa” harici Avrupa devletleri, din üzerinde baskı kur(a)mayan bir yapıdadırlar. Bu geçmişten gelen felsefenin yansımasıdır. İlerlemeye engel saydıkları Hristiyanlık’ı dahi tamamen özgür bırakmışlardır. Bu da liberalizm sayesinde olmuştur.

Hristiyan inancı gündelik pratiklerden çekilip hakikaten kiliseye geri gönderildi, ama bununla yetinilmedi; din reforme edilerek içinden kapitalizmle diyalektik olarak birbirini vareden kalvinizm çıkarıldı. Protestan ahlak, kapitalizme moral zemin sağladı. (…)ancak bu deneyim Allah’a ulaşmakla sonlanmadı, ulaşıla ulaşıla sermayenin kutsiyetine ve kapitalizme ulaşıldı. (Özlem Albayrak)

Özlem Albayrak olaylara bir ortaçağ papazı yahut Engizisyon hakimi olarak yaklaşmak yerine, önyargılardan sıyrılmış objektif bir bakış açısıyla yaklaşsa ne Avrupa’daki reformasyon hareketini ne de kapitalizmi bu şekilde değerlendirir. Avrupa dini reforme etti, etmek zorundaydı. Kutsal kitaplıktan çıkmış bir İncil ve Roma İmp.’u döneminde paganizme tekamül etmiş bir Hristiyanlık er geç “zamanın şartları” doğrultusunda reforme edilecekti. Zira ilahi değil insani olan her şey değişmek zorundadır. Hristiyanlık da böylece değişmiş ve Protestanlık doğmuştur.

Protestan ahlak, Kalvinizm, Püritenizm ve daha birçokları sayesinde kapitalizmin tohumları atılmış, dinsel yönelimler iktisadi sonuçlar doğurmuştur. Peki bu sonuçlar gerçekten menfi midir ve gerçekten sermaye kutsallaştırılmış mıdır? Protestan ahlak sayesinde filizlenen kapitalizm, insanlığın en doğru iktisadi tercihlerindendir. Zira “kapitalizm” çoğu insanın bilinçaltındaki olumsuz çağrışımlara rağmen “insan hakları” ve “demokrasi”nin teminatıdır. Kapitalizmin hakim olduğu toplumda ekonomik özgürlük vardır. Ekonomik özgürlük geniş bir mefhum. Tüketici için de üretici içinde, emekçi için de işveren için de geniş bir özgürlük. Kapitalizm, devlet yerine bireylerin söz sahibi olduğu ekonomik sistemi ifade eder. Dolunayı görünce kurt adam olmaya müsait olan “devlet”e, dolunayı göstermeme çabasıdır kapitalizm, piyasa koşullarının egemen olmasıdır. Bireylerin yatırım yapması, rekabet etmesi, karlı yahut zararlı çıkmasıdır ve tüm bunlar olurken devletin çarka müdahale etmemesidir. J.J.Rousseau’nun ünlü deyişi ile ifade etmek gerekirse; “Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür.” Bugün ekonomiye müdahil olan devletin yarın özel hayata müdahale etmeyeceğini kimse iddia edemez. Velhasıl kapitalizm, -nefret edilen iktisadi sistem- demokrasinin teminati konumundadır. Kopenhag Kriterleri’nden birinin “işleyen serbest piyasa ekonomisi” olması yeterli açıklamayı sunuyor herhalde? AB’ye girmek isteyin, demokrasi isteyin, insan hakları isteyin ama kapitalizm istemeyin !

Protestan ahlakla baş gösteren “kapitalizm” ne ilk haliyle ne de modern haliyle “sermayeyi kutsama” derdine düştü. Sermaye kapitalizm için önemlidir, gereklidir, olmazsa olmazdır. Ancak sermaye bir fetiş değildir, amaç değildir. Liberalizm yahut kapitalizm “devlet sınırlı, birey özgür olmalı” der. İşbu felsefelerin çıkış noktaları budur. Şayet “sermaye” bu amacı gerçekleştirmede iyi bir araçsa korunmalı ve kollanmalıdır. Bu sermayeyi kutsama değil, insana değer atfetmedir. Ayrıca “sermaye”ye nefretle yaklaşmak bir Müslüman için de son derece tuhaftır zira İslamiyet sermaye karşıtı bir din değildir. Son dönemde frekanslar öyle bir karıştı ki “Das Kapital”de yazanlar sanki “Kur’an-ı Kerim”de söylenmiş gibi bir atmosfer yaratıldı.

Kapitalizm bireyin “ben” olma bilincini tamamlamasında önemli yer tutar. Sosyalist ülkeler insanlarının tüketimlerini kısıtlamaya çalışır zira tüketmek varolmaktır. Tüketen insan -israf eden, har vurup harman savuran değil- özgür insandır. Kapitalizm bunu korur.

Uzatmayalım, bu süreçte bireyin aklı, seçimleri haniyse dinin kutsallığı seviyesine dek yükseldi, fetişleşti. Bu yüzden liberalizm, kabaca bireyin seçim özgürlüğünün önündeki her türlü prangadan kurtulması olarak tanımlanıyor ve özgürleşmenin hedefleri arasında din de bulunuyor. Yani, liberalizm dinden de özgürleşme olarak beliriyor, inanmayan kaynaklardan okuyabilir. Bu arada, yanlış anlaşılma olmasın, liberalistler dinsizdir demeye getirmiyorum, ancak özgürleşmenin kalemleri arasında dinin toplumsal baskısından özgürleşme de vardır, diyorum. Siyasi liberalizm bir eşcinselin hayat tarzının özgürlüğünü savunduğu kadar, bir Müslüman’ın hayat tarzını aynı şekilde, aynı tonda, aynı şiddette savunur. Sonuç; İslami yaşam tarzı, tıpkı seküler yaşam tarzları gibi liberalizmin kültürel göreceleliğin bir nesnesidir artık… Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi herkes haklıdır yani, herkes doğru. (Özlem Albayrak)

Burada otoriter bilinçaltının devreye girdiği görülüyor. “Ben Müslümanım, onlarla aynı muameleye mi maruz kalacağım ayol!” anlayışı her daim eleştirdiğimiz elitist bakış açısının İslami versiyonu. Ö.Albayrak liberalizmden öylesine nefret ediyor ki liberalizmin “özgürlükçü” yapısında dahi kınanacak, eleştirilecek bir şey buluyor. İnsanlara özgürlük tanımak bir lütuf değil, gerekliliktir. Liberalizmin savunduğu şey olması gereken, doğal süreçtir. Bu aklı kutsamak, fetişleştirmek değildir. Akla, tercihlere değer vermektir. Aynı Bakara Suresi 256. ayette olduğu gibi “Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır.” Bu ayet doğrunun ne olduğunu söylemiş ancak doğruya uymayanların da zorla değiştirilmemesi gerektiğini emretmiştir. Liberalizm budur. Bireylerin tercihlerine, seçimlerine devletin karışmamasıdır.

Liberalizm “dini özgürlüğü” de “dinden özgürlüğü” de savunur. Liberalizmin gayesini “insanı dinden arındırmak”mış gibi lanse etmek büyük haksızlık. Ateizmin etkisindeki liberal filozofların bu tip görüşleri olabilir. Ancak bu liberalizmin genel görüşü değildir ve tek bir liberalizm yoktur.

İnanan insanın yani mü’min kişinin kendini “üstün” görmesi doğaldır. Ancak bu üstünlük Allah katındadır. Özlem Albayrak’ın istediği ise toplum hayatında Müslümanların üstün olması gerektiğidir. Bu her açıdan tehlikeli bir görüş. “Benim yaşam tarzım ile sekülerlerin yaşam tarzı aynı gözle değerlendirilemez” demek, bir dikta sistemi-kast sistemini işaret etmektir. Bunu demokrasi ile de İslam ile de izah edemezsiniz.

Ayrıca liberalizm “herkes haklıdır, herkes doğru” demez; “herkes özgürdür, herkes birey” der. Atilla Yayla geçenlerde yazdığı bir yazıda çok güzel bir noktaya dikkat çekti; “liberal bir sistemde isterseniz ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayabilirsiniz“. Liberalizm ortak mülkiyete karşıdır ama devlet marifetiyle ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayan insanların özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasına da karşıdır. Bu “liberalizm, ortak mülkiyeti kutsuyor-fetişleştiriyor” demek değil. Yalnızca o insanların da özgürlüklerine saygı duyuyor. Özgürlüklerden, özgürlüklerin korunma çabasından rahatsız olmanın tek sebebi bastırılmış bir otoriteryen kimliktir.

Liberalizm geniş özgürlükleri korumakla beraber devlete bazen “regülasyon” hakkını da verir. Zira liberalizm, anarşizm değildir. Devleti kaldırmaya değil devleti kısıtlamaya çalışır. Thomas Jefferson der ki; “En az yöneten devlet, en iyi devlettir”. 

Oysa Müslüman “emri bil maruf, nehyi anil münker”le bağlı ve bağımlıdır; Müslüman seküler bir yaşamın nimetleri için bu dünyaya gönderilmediğine inanır. Göz yumarak ya da “amaaan bunlar da böyle işte n’apalım” yaparak yaşamak dünyaya gönderiliş amaçları arasında değildir.(Özlem Albayrak) 

“Emri bil maruf, nehyi anil münker” demek “İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak” demektir. Müslüman için bir farzdır. (Daha doğrusu farz-ı kifayedir; yani toplumda belli insanlar yaptığı zaman diğer insanların üzerinden de borç kalkar) Ancak benim anlayamadığım husus “Emri bil maruf, nehyi anil münker”den nasıl liberalizm karşıtlığının çıkarıldığıdır. Sinekten yağ çıkartmak bu olsa gerek. İnsanların seçimlerinde özgür bırakılması demek, toplumda “tebliğ” çağrısının yapılamayacağı demek değildir. Dini yaymak da bir özgürlüktür. Ve liberal toplumlarda rahat şekilde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” yapabilirsiniz.

Ancak Özlem Albayrak’ın kastettiği sanırım “devlet” eliyle yapılan ve -insanlara iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaktan ziyade- “zorbalık” olan bir sistem. Şayet bunu kastetmiyorsa ve mü’minlerin  liberal toplumlarda, insanları kötülükten alıkoyamayacağını iddia ediyorsa durum daha vahim. Zira yukarıda bahsettiğim gibi dinin gereklerini yerine getirmek de liberal sistem tarafından güvence altına alınan bir konudur. Ve isteyen herkes insanları kendi ahlak anlayışı çerçevesinde “kötülükten alıkoyabilir”.

Liberalizmi kabul etmek yani insanlara özgürlükler tanımak göz yummak demek değildir. Bir insanın gayrimüslim yahut dinsiz olmasına müdahale edemeyiz ancak o insani kendi doğrumuz doğrultusunda, hakka yöneltebiliriz. Bunlar zıt şeyler değil.

 (…)İslami ve insani olan, o adamı böbreğini satmaya iten koşulları düzeltmek, o fabrikatörün de işçinin emeğiyle haksız kazanç edinmesinin önüne geçmektir. İslami olan adalet tesisidir, kanun önünde eşitlik görecelidir.(Özlem Albayrak)

Genel bir yanılgı var; sanki fakirliğin-haksızlığın tarihi kapitalizmin tarihiyle aynı. Oysa kapitalizmden önce de insanlar açtı. Bilinenin aksine kapitalizm dünyayı fakirleştirmemiş aksine kalkındırmıştır.

Modern kapitalizmden önce herkes fakirdi, her yerde fakirler vardır. Kapitalizm ile beraber çeşitli ekonomik katmanlar oluştu ve bazıları zengin bazıları daha az zengin bazıları fakir oldu. Atilla Yayla’nın 20 Mayıs 2011 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yazdığı “Fakirlik problemi çözülebilir mi?” isimli yazısında çok önemli veriler, kapitalizmin dünyaya etkisi var. Bu verilerden biri Dünya Bankası’nın bir istatistiği. İstatistik, günlük 1 dolardan az bir parayla yaşamaya çalışanların oranıyla ilgili. Yıllara göre günlük 1 dolardan az parayla geçinen insanların oranı şöyle; 1820’de yüzde 80; 1950’de yüzde 50; 1980’de yüzde 30, 2003’de yüzde 20. Yazıdaki diğer bir mühim bilgi ise iktisatçı Deirdre N. McCloskey’nin 1800 ile 2000 tarihleri arasında dünyanın elli kat zenginleştiği tespiti. Elbette herkes eşit oranda zenginleşmemiştir ancak bu zenginlik her yere az ya da çok sirayet etmiştir. Zaten herkesin ekonomik olarak eşit olması imkansızdır ve sanıldığı kadar “iyi” değildir.

İnsanlık sanayi devrimiyle, kapitalizmle beraber zenginleşti. Bu sayede orta sınıf oluştu. Ve fakirliğin bitmesi daha fazla kapitalizm ile mümkün olacaktır. Asırlardır ekonomiyi elinde tutan “devlet” açlıktan, yoksulluktan başka bir şey vermedi ama son 200 yılı etkileyen kapitalizm insanlık tarihinde görülmemiş bir değişimi başardı.

Buna rağmen tanıdık dramatik örneklerle kapitalizmi eleştirmek, tarihe karşı gelmektir. Şayet birileri açlıktan böbreğini satıyorsa bunun sebebi; daha serbest bir piyasa ekonomisi olmamasından ve sosyal toplum olamayışımızdandır.

İslam ve liberalizm uyum içindedir

İslamiyet gerek iktisadi gerek siyasi açıdan liberalizm ile pareleldir. Elbette aynı değildir. İslamiyet her türlü dünya görüşünden-felsefesinden daha üstündür. Ancak benzer noktalar fazladır. Zira İslamiyet için “insan” yeri geldiğinde “meleklerden” dahi daha üstün olan ve canlıların en yücesi olan varlıktır. Bir hadis-i şerif der ki; “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.”  Yani Allah’ın rahmetinin en fazla tecelli ettiği varlık insandır. Tin Suresi 4. ayette Allah şöyle buyurmakta; “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” İslam için “insan” eşref-i mahlukattır. Yani yaratılmışların en şereflisidir. Liberalizm de çıkışı, odağı, gayesi insan olan bir yapıdadır. Liberalizmin yapmak istediği her şey “insan” içindir.

Bu gerçeği ıskalayıp da İslamiyeti liberalizm ile zıt konuma sokmaya çalışmak yahut kollektivist ideolojilere yaklaştırmak neden?

İslamiyet; “hukukun üstünlüğünü” savunan, “piyasa ekonomisine” karşı olmayan ve bireyi yok eden kollektivist fikirleri desteklemeyen bir dindir. Cemaat kavramı önemlidir ancak Kur’an-ı Kerim’in muhatabı “insan”dır. İnsanlar “kendi” yapıp-yapmadıklarından ötürü cezalandırılıp-ödüllendirilecektir. İslamiyet’te “ümmet” kavramı dahi salt kollektif bir mantıkla kullanılmamış, birçok hadis-i şerifte tüm insanlığı kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

Bu hakikatleri göz önünde bulundurup, yorum yapmakta fayda var.

Reklamlar

İslam perspektifinden ‘özel mülkiyet’ ve ‘zenginlik’

 İslamda herhangi kimsenin mülkiyet hakkına, mülküne ve tasarruf hakkına tecavüz etmek haramdır. Herkesin kazancı kendine aittir. Herkesin meşru surette kazandığı malları tecavüzden korunmuştur. Cemiyetin ilerlemesi ve medenî bir halde yaşayabilmesi, ancak bu korunma ile mümkün olur. Bir cemiyeti meydana getiren ferdlerin servet ve meslek bakımından değişik derecelerde olmaları, hikmet ve ihtiyaç gereğidir. Herkes Allah’ın taksimine razı olmalıdır. Herkes meşru şekilde çalışıp servet kazanmalıdır. Temiz ve huzurlu bir cemiyet hayatının başka şekilde devamına imkan yoktur. (Büyük İslam İlmihali – Ömer Nasuhi Bilmen)

Eski ders-i amm ve diyanet işleri başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen, yazdığı ilmihalde mülkiyet-zenginlik-servet mevzunda gayet net bir tablo çiziyor; İnsanlar çalışıp “servet” kazanabilirler, bu çok tabii bir hadisedir; ayrıca insanların servetlerinin farklı düzeylerde olması da hayatın prensiplerindendir, bu farklılıklarda bir hikmet vardır. Elbette kimse “Allah fakire bu kadar rızk vermiş,  sadakaya-fitreye-zekata lüzum yok, Allah’tan iyi mi bileceğiz?” türünden bir gaflete düştüğü yok, kimse bu amacı taşımıyor. Karşı çıkılan şey; ilkel bir “eşitlikçilik” edebiyatıyla, modern toplumu komünlere çevirmeye çalışan “Müslüman sol” zihniyet. Her şeyden evvel insanın düşünmesi icap eder; iktisadi eşitlik gerçekten var olabilir mi? Ve bir daha düşünmesi icap eder; var olan bu eşitlik hayrı mı getirir, şerri mi? Mühendisinden işçisine herkesin; karneyle karnını doyurduğu, -TL cinsinden- 40 lirayla yaşamını idame ettirmeye çalıştığı Küba’da da görüldüğü üzere “eşitlik” var. Müslüman solun her şeyden evvel “eşitlik” mefhumunu irdelemesi ve ezber bozma gayreti yerine, hakikati öğrenmesi gerekir. Velhasıl, İslamiyet; bireyin servet kazanmasında sorun görmez. Aynı şekilde toplumdaki insanların arasında -uçurum olmamak kaydiyle- belli bir düzeyde servet farklılığının olmasını da “kabul edilemez” olarak görmez. Buradan hareketle İslamiyet kaynakları bağlamında “özel mülkiyet” konusuna bakalım.

İslam ve Özel Mülkiyet

Üretim araçları ve tüketim araçları üzerindeki mülkiyet olmak üzere mülkiyet ikiye ayrılır. Devletçi ideolojiler-eğilimler bu iki araç üzerinde de mutlak devlet egemenliği kurmaya çalışır. Liberalizm ise tam tersine bireysel egemenlik kurmayı amaçlar. İslamiyet ise tüketim araçları üzerinde özel mülkiyeti kısıtlamaz(ancak “miras” konusunda olduğu gibi bazı gereklilikler sunar), üretim araçlarında ise karma bir model uygular. Mesela “koru ve otlak” alanlarını çevirme hakkını devlete verir ancak toprağın özel mülk olmasına karşı çıkmaz. Yahut “maden” gibi mevzularda devlet-toplum-sermayedar arasında bir pay yapar. Bu bakımdan, İslamiyet hiçbir dünyevi ideoloji ile aynı değildir, kendine hastır. Ancak iddia edildiği gibi de “liberalizme karşı” bir iktisadi anlayışı yoktur. Üretim araçları üzerinde özel mülkü kabul eden bir din nasıl liberalizme zıttır?

Toprak Mülkiyeti: Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde der ki,

 Kimseye ait olmayan bu şeyi kim ilk önce ele geçirirse, o şey o kimsenin olur.

Bunu duyan sahabeler, araziye dağılıp, toprakları işaretlemiş ve işgal etmiştir. Hz.Muhammed(sav) bir başka hadisinde de toprak üzerinde özel mülkiyet hakkı tanımaktadır;

Kim ölü bir toprağı ihyâ ederse,bu toprak onun olur. Haksız dökülen ter için bir hak yoktur.

İddia edilenlerin aksine toprakta dahi bireysel mülkiyete izin vardır. Mülkiyeti hırsızlık olarak nitelendirip, buna İslami kimlik giydirmeye çalışanların hedefi İslami hakikatlere toslayacaktır.

– Mülk Arazi: Bireyin sahip olduğu, bireyin üzerinde her türden tasarrufta bulunabildiği arazilerdir. Bu araziler peygamber efendimiz döneminden Osmanlıya kadar gelmiştir. Kısacası bu araziler üzerinde modern anlamda bir “özel mülkiyet” vardır.

İslam ve Zenginlik

İslamiyet, mal düşkünlüğünü-para aşkını hoş görmez. Ancak zenginliğe de -İslami usullere uyuluyorsa- karşı çıkmaz. Abdurrahman bin Avf, Hz.Osman, Hz. Ebu Bekir gibi varlıklı sahabeler olmuştur. Elbette bu sahabeler neredeyse tüm varlıklarını infak ederek fakirlik derecesine de düşmüşlerdir ancak İslamiyet asli ihtiyaçlarımızı karşılayan meblağdan geriye kalan kısmın “hepsinin” harcanmasını zorunlu kılmaz.

İslamiyet bir kenara yığılıp; zekatı verilmeyen, uzunca ‘atıl’ durum kalan mala ve bu yolla gelen zenginliğe karşıdır. Ticaret, hayvancılık, tarım vs. sonucu kazanılan paradan; insanlar yaşamlarını devam ettirecek kadar olan kısmı harcayıp, arda kalanı “yığabilir”. Ancak yığılan paranın belli miktarı Allah yolunda harcanmalı ve biriken servet atıl durumdan çıkarılıp üretim-istihdam gibi faaliyetler vasıtasiyle işler hale getirilmelidir.

Bu durumlarda zenginlik sorun teşkil etmez ve İslami usullere uygun olur.

(…)Allah sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez… (Muhammed, 36.ayet)