Blog Arşivleri

İslam perspektifinden ‘özel mülkiyet’ ve ‘zenginlik’

 İslamda herhangi kimsenin mülkiyet hakkına, mülküne ve tasarruf hakkına tecavüz etmek haramdır. Herkesin kazancı kendine aittir. Herkesin meşru surette kazandığı malları tecavüzden korunmuştur. Cemiyetin ilerlemesi ve medenî bir halde yaşayabilmesi, ancak bu korunma ile mümkün olur. Bir cemiyeti meydana getiren ferdlerin servet ve meslek bakımından değişik derecelerde olmaları, hikmet ve ihtiyaç gereğidir. Herkes Allah’ın taksimine razı olmalıdır. Herkes meşru şekilde çalışıp servet kazanmalıdır. Temiz ve huzurlu bir cemiyet hayatının başka şekilde devamına imkan yoktur. (Büyük İslam İlmihali – Ömer Nasuhi Bilmen)

Eski ders-i amm ve diyanet işleri başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen, yazdığı ilmihalde mülkiyet-zenginlik-servet mevzunda gayet net bir tablo çiziyor; İnsanlar çalışıp “servet” kazanabilirler, bu çok tabii bir hadisedir; ayrıca insanların servetlerinin farklı düzeylerde olması da hayatın prensiplerindendir, bu farklılıklarda bir hikmet vardır. Elbette kimse “Allah fakire bu kadar rızk vermiş,  sadakaya-fitreye-zekata lüzum yok, Allah’tan iyi mi bileceğiz?” türünden bir gaflete düştüğü yok, kimse bu amacı taşımıyor. Karşı çıkılan şey; ilkel bir “eşitlikçilik” edebiyatıyla, modern toplumu komünlere çevirmeye çalışan “Müslüman sol” zihniyet. Her şeyden evvel insanın düşünmesi icap eder; iktisadi eşitlik gerçekten var olabilir mi? Ve bir daha düşünmesi icap eder; var olan bu eşitlik hayrı mı getirir, şerri mi? Mühendisinden işçisine herkesin; karneyle karnını doyurduğu, -TL cinsinden- 40 lirayla yaşamını idame ettirmeye çalıştığı Küba’da da görüldüğü üzere “eşitlik” var. Müslüman solun her şeyden evvel “eşitlik” mefhumunu irdelemesi ve ezber bozma gayreti yerine, hakikati öğrenmesi gerekir. Velhasıl, İslamiyet; bireyin servet kazanmasında sorun görmez. Aynı şekilde toplumdaki insanların arasında -uçurum olmamak kaydiyle- belli bir düzeyde servet farklılığının olmasını da “kabul edilemez” olarak görmez. Buradan hareketle İslamiyet kaynakları bağlamında “özel mülkiyet” konusuna bakalım.

İslam ve Özel Mülkiyet

Üretim araçları ve tüketim araçları üzerindeki mülkiyet olmak üzere mülkiyet ikiye ayrılır. Devletçi ideolojiler-eğilimler bu iki araç üzerinde de mutlak devlet egemenliği kurmaya çalışır. Liberalizm ise tam tersine bireysel egemenlik kurmayı amaçlar. İslamiyet ise tüketim araçları üzerinde özel mülkiyeti kısıtlamaz(ancak “miras” konusunda olduğu gibi bazı gereklilikler sunar), üretim araçlarında ise karma bir model uygular. Mesela “koru ve otlak” alanlarını çevirme hakkını devlete verir ancak toprağın özel mülk olmasına karşı çıkmaz. Yahut “maden” gibi mevzularda devlet-toplum-sermayedar arasında bir pay yapar. Bu bakımdan, İslamiyet hiçbir dünyevi ideoloji ile aynı değildir, kendine hastır. Ancak iddia edildiği gibi de “liberalizme karşı” bir iktisadi anlayışı yoktur. Üretim araçları üzerinde özel mülkü kabul eden bir din nasıl liberalizme zıttır?

Toprak Mülkiyeti: Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde der ki,

 Kimseye ait olmayan bu şeyi kim ilk önce ele geçirirse, o şey o kimsenin olur.

Bunu duyan sahabeler, araziye dağılıp, toprakları işaretlemiş ve işgal etmiştir. Hz.Muhammed(sav) bir başka hadisinde de toprak üzerinde özel mülkiyet hakkı tanımaktadır;

Kim ölü bir toprağı ihyâ ederse,bu toprak onun olur. Haksız dökülen ter için bir hak yoktur.

İddia edilenlerin aksine toprakta dahi bireysel mülkiyete izin vardır. Mülkiyeti hırsızlık olarak nitelendirip, buna İslami kimlik giydirmeye çalışanların hedefi İslami hakikatlere toslayacaktır.

– Mülk Arazi: Bireyin sahip olduğu, bireyin üzerinde her türden tasarrufta bulunabildiği arazilerdir. Bu araziler peygamber efendimiz döneminden Osmanlıya kadar gelmiştir. Kısacası bu araziler üzerinde modern anlamda bir “özel mülkiyet” vardır.

İslam ve Zenginlik

İslamiyet, mal düşkünlüğünü-para aşkını hoş görmez. Ancak zenginliğe de -İslami usullere uyuluyorsa- karşı çıkmaz. Abdurrahman bin Avf, Hz.Osman, Hz. Ebu Bekir gibi varlıklı sahabeler olmuştur. Elbette bu sahabeler neredeyse tüm varlıklarını infak ederek fakirlik derecesine de düşmüşlerdir ancak İslamiyet asli ihtiyaçlarımızı karşılayan meblağdan geriye kalan kısmın “hepsinin” harcanmasını zorunlu kılmaz.

İslamiyet bir kenara yığılıp; zekatı verilmeyen, uzunca ‘atıl’ durum kalan mala ve bu yolla gelen zenginliğe karşıdır. Ticaret, hayvancılık, tarım vs. sonucu kazanılan paradan; insanlar yaşamlarını devam ettirecek kadar olan kısmı harcayıp, arda kalanı “yığabilir”. Ancak yığılan paranın belli miktarı Allah yolunda harcanmalı ve biriken servet atıl durumdan çıkarılıp üretim-istihdam gibi faaliyetler vasıtasiyle işler hale getirilmelidir.

Bu durumlarda zenginlik sorun teşkil etmez ve İslami usullere uygun olur.

(…)Allah sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez… (Muhammed, 36.ayet)