Özlem Albayrak’ın liberalizm algısı ve ‘Müslüman Liberal’lik

Son günlerde Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak liberalizmin “eblehliği” ve İslam ile “zıtlığı” üzerine yazılar yazmakta. Bu yazılar, liberalizmin İslami açıdan sahihliğini ne ölçüde “çökertir” bilinmez ama liberal fikriyatın illiberaller tarafından nasıl algılandığı üzerinde ciddi deneysel neticeler sunuyor. İslami görünümlü yahut sol tandanslı ideolojilerin gözünde liberalizm; emekçinin hakkını gaspeden, toplumda ahlakı yok eden, dinsiz, menfi bir ideoloji. Oysa liberalizm bu algıların çok ötesinde bir düşünce sistematiği. Bir “ideoloji” bile değil. Liberal düşüncenin değerli isimlerinden Mustafa Erdoğan yazdığı İslam ve Liberalizm kitabında çeşitli liberal düşünürlerin fikirlerinden ve siyaset bilimindeki “ideoloji” mefhumundan hareketle liberalizmin “ideoloji” kategorisine dahil edilemeyeceğini belirtmiştir. Liberalizm, komüniteryen ideolojiler gibi normatif(kural koyucu) bir kimliğe sahip değildir. Bundan ötürü İslam’a zıt yahut alternatif olamaz. Toplum üzerinde projeleri olmayan yalnız “ilkeler” getiren bir felsefenin İslam ve ilahi dinler ile savaş halinde olduğunu iddia etmek mesnetten yoksun bir iddia. Albayrak’ın son yazısı üzerinden meseleyi açıklamaya çalışalım;

Aslında sözünü ettiğim, liberalizmin de tıpkı diğer pek çok -izm gibi bağrından çıktığı aydınlanma felsefesi. Biliyorsunuz bu süreçte, feodalite çökerken, fazlasıyla palazlanmış ve ahlak algısıyla gündelik hayatı birebir biçimlendiren din de olması gereken yere gönderilmiş, yani Kilise’ye tıkılmış, birey ve toplumun varoluşunu koruyabilmesi için, ilerlemenin mümkün olabilmesi için bilim ve salt aklın yeteceği savlanmıştı. (Özlem Albayrak)

Her felsefe devri gibi Aydınlanma devri de doğrularla yanlışları içinde barındırır. Aydınlanma felsefesinin kritiği yapılabilir ve yapılmalıdır da. Zira bugün dine karşı ortaya çıkan sakat zihniyetin tohumları, Aydınlanma ile atılmıştır. Ancak Aydınlanma, toptan bir olumsuzluklar çağı değildir. R.Descartes da “ilkel” bir aydınlanmacıdır. Ancak önemi yadsınamaz. Yahut Immanuel Kant’ın felsefenin birçok alanında ortaya koyduğu görüşler yabana atılamaz. Bu insanlar da aydınlanmacıdır. Ve azılı birer din düşmanı falan değillerdir. Misalen, Kant epistemolojide türlü sorunsallara açıklamalar getirirken “Tanrı” olgusundan sürekli faydalanır. Aydınlanmanın öncülerinden Descartes felsefeyi-bilimi Tanrı’ya giden, Tanrı’yı bulan bir yol olarak görür. Bazı aydınlanmacılar bir nevi skolastik dönem filozofu Akinolu Thomas’ın “inanmak için bilmek” prensibinin takipçisidir. Velhasıl “Aydınlanma çağı” ziyadesiyle fazla olan yanlışlarıyla beraber doğrunun da içinde olduğu bir çağdır.

“Aydınlanma felsefeleri kötüdür, liberalizm bir aydınlanma felsefesidir, o halde liberalizm kötüdür” türünden çıkarımlar doğru yönü olmayan, tümevarımın yanlış kullanıldığı sakat çıkarımlardır. Liberalizmi, aydınlanma felsefesi diye kapı dışarı ediyorsak bir aydınlanma projesi olan “demokrasi”yi niye bağrımıza sokuyoruz? Ve daha da mühimi; niye hâlâ liberalizm ile demokrasinin ayrılmaz ikili olduğunu anlamıyoruz?

Aydınlanmacı felsefe, Avrupa’da dinin rolünü azaltmıştır bu doğru. Ancak biz olaya bir doğulu gözüyle, bir Müslüman gözüyle bakıyoruz. Bu topraklarda din bırakın terakkiye mani olmayı terakkinin taşıyıcısı olmuştur. Peki Avrupa için öyle mi? Cemil Meriç der ki; “Osmanlı’nın tezadı Avrupa’dır. Batı’da maddecilik batılın hisarlarını yıkan bir dinamit, hür düşüncenin dinamiti; Osmanlı İmparatorluğu’nda maddecilik bir kendi kendini tahrip cinneti.” Yani olayları kendi özelinde değerlendirmek lazım. Batılı gözle bizi değerlendirenlere nasıl kızıyor ve “oryantalizme” lanet okuyorsak, bizim de bazı hassasiyetleri elde etmemiz gerek. İslam ve Hristiyanlık, etkileri farklı olan-kimyaları farklı olan iki din. Hristiyanlıktan sıyrılmak Avrupa için “bazen” şans olmuştur Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi. Ancak bizde durum bunun zıddıdır.

Ayrıca dinin ikincil plana atılması, Avrupa’da dinin sosyal yaşamdan çekilmesine sebep olmamıştır. Yahut mezkur vaziyet, Avrupa’da dinin baskı altına alınmasına sebebiyet vermemiştir. “Fransa” harici Avrupa devletleri, din üzerinde baskı kur(a)mayan bir yapıdadırlar. Bu geçmişten gelen felsefenin yansımasıdır. İlerlemeye engel saydıkları Hristiyanlık’ı dahi tamamen özgür bırakmışlardır. Bu da liberalizm sayesinde olmuştur.

Hristiyan inancı gündelik pratiklerden çekilip hakikaten kiliseye geri gönderildi, ama bununla yetinilmedi; din reforme edilerek içinden kapitalizmle diyalektik olarak birbirini vareden kalvinizm çıkarıldı. Protestan ahlak, kapitalizme moral zemin sağladı. (…)ancak bu deneyim Allah’a ulaşmakla sonlanmadı, ulaşıla ulaşıla sermayenin kutsiyetine ve kapitalizme ulaşıldı. (Özlem Albayrak)

Özlem Albayrak olaylara bir ortaçağ papazı yahut Engizisyon hakimi olarak yaklaşmak yerine, önyargılardan sıyrılmış objektif bir bakış açısıyla yaklaşsa ne Avrupa’daki reformasyon hareketini ne de kapitalizmi bu şekilde değerlendirir. Avrupa dini reforme etti, etmek zorundaydı. Kutsal kitaplıktan çıkmış bir İncil ve Roma İmp.’u döneminde paganizme tekamül etmiş bir Hristiyanlık er geç “zamanın şartları” doğrultusunda reforme edilecekti. Zira ilahi değil insani olan her şey değişmek zorundadır. Hristiyanlık da böylece değişmiş ve Protestanlık doğmuştur.

Protestan ahlak, Kalvinizm, Püritenizm ve daha birçokları sayesinde kapitalizmin tohumları atılmış, dinsel yönelimler iktisadi sonuçlar doğurmuştur. Peki bu sonuçlar gerçekten menfi midir ve gerçekten sermaye kutsallaştırılmış mıdır? Protestan ahlak sayesinde filizlenen kapitalizm, insanlığın en doğru iktisadi tercihlerindendir. Zira “kapitalizm” çoğu insanın bilinçaltındaki olumsuz çağrışımlara rağmen “insan hakları” ve “demokrasi”nin teminatıdır. Kapitalizmin hakim olduğu toplumda ekonomik özgürlük vardır. Ekonomik özgürlük geniş bir mefhum. Tüketici için de üretici içinde, emekçi için de işveren için de geniş bir özgürlük. Kapitalizm, devlet yerine bireylerin söz sahibi olduğu ekonomik sistemi ifade eder. Dolunayı görünce kurt adam olmaya müsait olan “devlet”e, dolunayı göstermeme çabasıdır kapitalizm, piyasa koşullarının egemen olmasıdır. Bireylerin yatırım yapması, rekabet etmesi, karlı yahut zararlı çıkmasıdır ve tüm bunlar olurken devletin çarka müdahale etmemesidir. J.J.Rousseau’nun ünlü deyişi ile ifade etmek gerekirse; “Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür.” Bugün ekonomiye müdahil olan devletin yarın özel hayata müdahale etmeyeceğini kimse iddia edemez. Velhasıl kapitalizm, -nefret edilen iktisadi sistem- demokrasinin teminati konumundadır. Kopenhag Kriterleri’nden birinin “işleyen serbest piyasa ekonomisi” olması yeterli açıklamayı sunuyor herhalde? AB’ye girmek isteyin, demokrasi isteyin, insan hakları isteyin ama kapitalizm istemeyin !

Protestan ahlakla baş gösteren “kapitalizm” ne ilk haliyle ne de modern haliyle “sermayeyi kutsama” derdine düştü. Sermaye kapitalizm için önemlidir, gereklidir, olmazsa olmazdır. Ancak sermaye bir fetiş değildir, amaç değildir. Liberalizm yahut kapitalizm “devlet sınırlı, birey özgür olmalı” der. İşbu felsefelerin çıkış noktaları budur. Şayet “sermaye” bu amacı gerçekleştirmede iyi bir araçsa korunmalı ve kollanmalıdır. Bu sermayeyi kutsama değil, insana değer atfetmedir. Ayrıca “sermaye”ye nefretle yaklaşmak bir Müslüman için de son derece tuhaftır zira İslamiyet sermaye karşıtı bir din değildir. Son dönemde frekanslar öyle bir karıştı ki “Das Kapital”de yazanlar sanki “Kur’an-ı Kerim”de söylenmiş gibi bir atmosfer yaratıldı.

Kapitalizm bireyin “ben” olma bilincini tamamlamasında önemli yer tutar. Sosyalist ülkeler insanlarının tüketimlerini kısıtlamaya çalışır zira tüketmek varolmaktır. Tüketen insan -israf eden, har vurup harman savuran değil- özgür insandır. Kapitalizm bunu korur.

Uzatmayalım, bu süreçte bireyin aklı, seçimleri haniyse dinin kutsallığı seviyesine dek yükseldi, fetişleşti. Bu yüzden liberalizm, kabaca bireyin seçim özgürlüğünün önündeki her türlü prangadan kurtulması olarak tanımlanıyor ve özgürleşmenin hedefleri arasında din de bulunuyor. Yani, liberalizm dinden de özgürleşme olarak beliriyor, inanmayan kaynaklardan okuyabilir. Bu arada, yanlış anlaşılma olmasın, liberalistler dinsizdir demeye getirmiyorum, ancak özgürleşmenin kalemleri arasında dinin toplumsal baskısından özgürleşme de vardır, diyorum. Siyasi liberalizm bir eşcinselin hayat tarzının özgürlüğünü savunduğu kadar, bir Müslüman’ın hayat tarzını aynı şekilde, aynı tonda, aynı şiddette savunur. Sonuç; İslami yaşam tarzı, tıpkı seküler yaşam tarzları gibi liberalizmin kültürel göreceleliğin bir nesnesidir artık… Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi herkes haklıdır yani, herkes doğru. (Özlem Albayrak)

Burada otoriter bilinçaltının devreye girdiği görülüyor. “Ben Müslümanım, onlarla aynı muameleye mi maruz kalacağım ayol!” anlayışı her daim eleştirdiğimiz elitist bakış açısının İslami versiyonu. Ö.Albayrak liberalizmden öylesine nefret ediyor ki liberalizmin “özgürlükçü” yapısında dahi kınanacak, eleştirilecek bir şey buluyor. İnsanlara özgürlük tanımak bir lütuf değil, gerekliliktir. Liberalizmin savunduğu şey olması gereken, doğal süreçtir. Bu aklı kutsamak, fetişleştirmek değildir. Akla, tercihlere değer vermektir. Aynı Bakara Suresi 256. ayette olduğu gibi “Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır.” Bu ayet doğrunun ne olduğunu söylemiş ancak doğruya uymayanların da zorla değiştirilmemesi gerektiğini emretmiştir. Liberalizm budur. Bireylerin tercihlerine, seçimlerine devletin karışmamasıdır.

Liberalizm “dini özgürlüğü” de “dinden özgürlüğü” de savunur. Liberalizmin gayesini “insanı dinden arındırmak”mış gibi lanse etmek büyük haksızlık. Ateizmin etkisindeki liberal filozofların bu tip görüşleri olabilir. Ancak bu liberalizmin genel görüşü değildir ve tek bir liberalizm yoktur.

İnanan insanın yani mü’min kişinin kendini “üstün” görmesi doğaldır. Ancak bu üstünlük Allah katındadır. Özlem Albayrak’ın istediği ise toplum hayatında Müslümanların üstün olması gerektiğidir. Bu her açıdan tehlikeli bir görüş. “Benim yaşam tarzım ile sekülerlerin yaşam tarzı aynı gözle değerlendirilemez” demek, bir dikta sistemi-kast sistemini işaret etmektir. Bunu demokrasi ile de İslam ile de izah edemezsiniz.

Ayrıca liberalizm “herkes haklıdır, herkes doğru” demez; “herkes özgürdür, herkes birey” der. Atilla Yayla geçenlerde yazdığı bir yazıda çok güzel bir noktaya dikkat çekti; “liberal bir sistemde isterseniz ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayabilirsiniz“. Liberalizm ortak mülkiyete karşıdır ama devlet marifetiyle ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayan insanların özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasına da karşıdır. Bu “liberalizm, ortak mülkiyeti kutsuyor-fetişleştiriyor” demek değil. Yalnızca o insanların da özgürlüklerine saygı duyuyor. Özgürlüklerden, özgürlüklerin korunma çabasından rahatsız olmanın tek sebebi bastırılmış bir otoriteryen kimliktir.

Liberalizm geniş özgürlükleri korumakla beraber devlete bazen “regülasyon” hakkını da verir. Zira liberalizm, anarşizm değildir. Devleti kaldırmaya değil devleti kısıtlamaya çalışır. Thomas Jefferson der ki; “En az yöneten devlet, en iyi devlettir”. 

Oysa Müslüman “emri bil maruf, nehyi anil münker”le bağlı ve bağımlıdır; Müslüman seküler bir yaşamın nimetleri için bu dünyaya gönderilmediğine inanır. Göz yumarak ya da “amaaan bunlar da böyle işte n’apalım” yaparak yaşamak dünyaya gönderiliş amaçları arasında değildir.(Özlem Albayrak) 

“Emri bil maruf, nehyi anil münker” demek “İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak” demektir. Müslüman için bir farzdır. (Daha doğrusu farz-ı kifayedir; yani toplumda belli insanlar yaptığı zaman diğer insanların üzerinden de borç kalkar) Ancak benim anlayamadığım husus “Emri bil maruf, nehyi anil münker”den nasıl liberalizm karşıtlığının çıkarıldığıdır. Sinekten yağ çıkartmak bu olsa gerek. İnsanların seçimlerinde özgür bırakılması demek, toplumda “tebliğ” çağrısının yapılamayacağı demek değildir. Dini yaymak da bir özgürlüktür. Ve liberal toplumlarda rahat şekilde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” yapabilirsiniz.

Ancak Özlem Albayrak’ın kastettiği sanırım “devlet” eliyle yapılan ve -insanlara iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaktan ziyade- “zorbalık” olan bir sistem. Şayet bunu kastetmiyorsa ve mü’minlerin  liberal toplumlarda, insanları kötülükten alıkoyamayacağını iddia ediyorsa durum daha vahim. Zira yukarıda bahsettiğim gibi dinin gereklerini yerine getirmek de liberal sistem tarafından güvence altına alınan bir konudur. Ve isteyen herkes insanları kendi ahlak anlayışı çerçevesinde “kötülükten alıkoyabilir”.

Liberalizmi kabul etmek yani insanlara özgürlükler tanımak göz yummak demek değildir. Bir insanın gayrimüslim yahut dinsiz olmasına müdahale edemeyiz ancak o insani kendi doğrumuz doğrultusunda, hakka yöneltebiliriz. Bunlar zıt şeyler değil.

 (…)İslami ve insani olan, o adamı böbreğini satmaya iten koşulları düzeltmek, o fabrikatörün de işçinin emeğiyle haksız kazanç edinmesinin önüne geçmektir. İslami olan adalet tesisidir, kanun önünde eşitlik görecelidir.(Özlem Albayrak)

Genel bir yanılgı var; sanki fakirliğin-haksızlığın tarihi kapitalizmin tarihiyle aynı. Oysa kapitalizmden önce de insanlar açtı. Bilinenin aksine kapitalizm dünyayı fakirleştirmemiş aksine kalkındırmıştır.

Modern kapitalizmden önce herkes fakirdi, her yerde fakirler vardır. Kapitalizm ile beraber çeşitli ekonomik katmanlar oluştu ve bazıları zengin bazıları daha az zengin bazıları fakir oldu. Atilla Yayla’nın 20 Mayıs 2011 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yazdığı “Fakirlik problemi çözülebilir mi?” isimli yazısında çok önemli veriler, kapitalizmin dünyaya etkisi var. Bu verilerden biri Dünya Bankası’nın bir istatistiği. İstatistik, günlük 1 dolardan az bir parayla yaşamaya çalışanların oranıyla ilgili. Yıllara göre günlük 1 dolardan az parayla geçinen insanların oranı şöyle; 1820’de yüzde 80; 1950’de yüzde 50; 1980’de yüzde 30, 2003’de yüzde 20. Yazıdaki diğer bir mühim bilgi ise iktisatçı Deirdre N. McCloskey’nin 1800 ile 2000 tarihleri arasında dünyanın elli kat zenginleştiği tespiti. Elbette herkes eşit oranda zenginleşmemiştir ancak bu zenginlik her yere az ya da çok sirayet etmiştir. Zaten herkesin ekonomik olarak eşit olması imkansızdır ve sanıldığı kadar “iyi” değildir.

İnsanlık sanayi devrimiyle, kapitalizmle beraber zenginleşti. Bu sayede orta sınıf oluştu. Ve fakirliğin bitmesi daha fazla kapitalizm ile mümkün olacaktır. Asırlardır ekonomiyi elinde tutan “devlet” açlıktan, yoksulluktan başka bir şey vermedi ama son 200 yılı etkileyen kapitalizm insanlık tarihinde görülmemiş bir değişimi başardı.

Buna rağmen tanıdık dramatik örneklerle kapitalizmi eleştirmek, tarihe karşı gelmektir. Şayet birileri açlıktan böbreğini satıyorsa bunun sebebi; daha serbest bir piyasa ekonomisi olmamasından ve sosyal toplum olamayışımızdandır.

İslam ve liberalizm uyum içindedir

İslamiyet gerek iktisadi gerek siyasi açıdan liberalizm ile pareleldir. Elbette aynı değildir. İslamiyet her türlü dünya görüşünden-felsefesinden daha üstündür. Ancak benzer noktalar fazladır. Zira İslamiyet için “insan” yeri geldiğinde “meleklerden” dahi daha üstün olan ve canlıların en yücesi olan varlıktır. Bir hadis-i şerif der ki; “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.”  Yani Allah’ın rahmetinin en fazla tecelli ettiği varlık insandır. Tin Suresi 4. ayette Allah şöyle buyurmakta; “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” İslam için “insan” eşref-i mahlukattır. Yani yaratılmışların en şereflisidir. Liberalizm de çıkışı, odağı, gayesi insan olan bir yapıdadır. Liberalizmin yapmak istediği her şey “insan” içindir.

Bu gerçeği ıskalayıp da İslamiyeti liberalizm ile zıt konuma sokmaya çalışmak yahut kollektivist ideolojilere yaklaştırmak neden?

İslamiyet; “hukukun üstünlüğünü” savunan, “piyasa ekonomisine” karşı olmayan ve bireyi yok eden kollektivist fikirleri desteklemeyen bir dindir. Cemaat kavramı önemlidir ancak Kur’an-ı Kerim’in muhatabı “insan”dır. İnsanlar “kendi” yapıp-yapmadıklarından ötürü cezalandırılıp-ödüllendirilecektir. İslamiyet’te “ümmet” kavramı dahi salt kollektif bir mantıkla kullanılmamış, birçok hadis-i şerifte tüm insanlığı kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

Bu hakikatleri göz önünde bulundurup, yorum yapmakta fayda var.

Reklamlar

Ağustos 19, 2011 tarihinde Politika içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 27 Yorum.

  1. Ayetteki kötülükten men etmek kanımca sizin söylediğiniz gibi tebliğ etmekle sınırlı değil. Men etmek alıkoymaktır ve bu da bazı yaptırımlarla, zorbalık gerektirmeden. Onemli olan liberalizmde dine karşıt olan birşeye de gösterilen özgürlükçü tavrın islamiyete uygun olarak nasıl engellenebileceğidir. Bu konuyu biraz daha açmanızda yarar var.
    Gülfem Çetintürk

    • “Men” kelimesini iyi yorumlamak gerek. Nehy-men bir yaptırım amacıyla kullanılmıyor. Nasıl ki “Emri bil maruf, nehyi anil münker” prensibinin ilk kısmında da “emir” kelimesi emretmek anlamında değil “duyurmak-tebliğ etmek” anlamından kullanılıyorsa ikinci kısmından ki “nehy” de bu anlamda kullanılmıştır.

      Fethullah Gülen bir yazısında bu mevzuyu çok net şekilde açıklıyor;

      << Bu vazifenin diğer yönü olan ‘kötülükten men etmek, sakındırmak’ işe, yine bir atasözünde belirtilen: ‘Sivrisinekleri tek tek öldürmek çözüm değil, bataklığı kurutmak çözümdür’ ifadesini akla getirmektedir. Yani, kötülüğün kamuoyuna kötülük olduğunun benimsetilmesi ve toplumsal kontrolün sağlanması gerekmektedir. Meyhanede ‘İçki bütün kötülüklerin anasıdır’ demek ve oradakilere seslenmek mi, yoksa gerçekten Yeşilay gibi kurumların daha aktif şekilde tıbbın ve olumsuz sosyal sonuçların kullanılması ile içki aleyhine yapılacak geniş kapsamlı kampanyalar mı etkili olacaktır? >>

      Bu konudaki ayet ve hadislerde bize çeşitli fikirler veriyor. Mesela bir hadis-i şerif şöyledir; “Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle değiştirsin. Yapamazsa diliyle, yine yapamazsa kalbiyle buğz etsin.” Münkeri değiştirmenin türlü yolları vardır. Tek bir yol olmadığını Peygamber efendimiz buyuruyor. Ayrıca hadis-i şerifteki “elle değiştirin” ifadesi de bir linç çağrısı-yaptırım zorunluluğu falan değildir. Fethullah Gülen’in verdiği misal de bir “elle değiştirme”dir. Emr ve nehy işlerinin usulüyle ilgili bir hadis daha var; “Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere sahip olmakdan daha hayırlıdır.” Son olarak bir ayet-i kerime ile noktalayayım;

      << Sen (Ey Muhammed) Allahın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba,katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi .>> (Ali İmran:159 )

      Ezcümle, İslam karşıtı fiilleri engellemede İslam’ın bize sunduğu yöntemler aslında günümüz özgürlükçü-liberal felsefesiyle hiç de zıt değildir.

  2. İyiliği emretmek ve kötülüğü men etmek fiili ne boyutta yaptırım içermeli? Bence önemli soru(n) burada. Yaptırım emredilen iyilikten soğutacak boyutta olursa kötülükten men etme eylemi de otomatik olarak devre-dışı kalmış olur ki, bu da içinden çıkılması zor bir durumdur. Aslolan iyiliği bildirmektir bence, zoraki iyi olunmaz; kötülüğün de şerri gösterilmelidir ve birey iradesiyle bu 2 durum arasında tercih yapıp doğruyu bulabilir. Yani iyilik emredilirken bu “emir” in içeriği ne olmalı? Bu önemli, sizce ne olmalıdır?

    • Bence “yaptırım” içermemeli. Şunu vurgulamaya çalıştım zaten; yaptırıma başvurmadan da insanlar doğruya çağrılabilir ki Yeşilay bunun en güzel örneğidir. Yani dediklerinize harfiyen katılıyorum. “Emr” ifadesi zorlama anlamı ihtiva etmez. “Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (Yunus, 99)” şeklinde bir ayet-i kerime varken, İslam’dan “zorlama” çıkmaz.

      Yaptırım iki halde olur; birincisi, ahirette Allah’ın hakkımızdaki hüküm vermesi; ikincisi ise “gerçek bir İslam devletinde”(Medine İslam Devleti gibi) kendisine Müslümanım diyen kişinin yanlış yaptığı vakit hatasını şeriata göre çekmesi durumu.(Bu arada insanların inandıkları dinin hukukuna göre yargılanmaları da liberalizmle tezat içermez.) Bunun harici bir durumda “yaptırım” en başta İslam’a aykırıdır.

  3. “Liberalizm “dini özgürlüğü” de “dinden özgürlüğü” de savunur….” Tüm bunları liberalizm ile açıklama sebebiniz nedir sayın Admin?

    • Tüm bunları liberalizmle açıklama sebebim, Özlem Albayrak gibi illiberallerin kendilerine düşman olarak liberalizmi seçmiş ve bunu yaparken dini kaynaklara referans veriyor olmalarıdır.

  4. Dini kaynaklara referans vermeleri kasten çarpıtma niyeti varsa çok kötü, siz de bu blog ile bir anlamda iyiliğe işaret ediyorsunuz, “hakikat” üstündeki perdeleri aralayarak o zaman. Umarım muvaffak olursunuz.

  5. Şöyle demişsiniz sayın admin:”İnsanlık sanayi devrimiyle, kapitalizmle beraber zenginleşti. Bu sayede orta sınıf oluştu. Ve fakirliğin bitmesi daha fazla kapitalizm ile mümkün olacaktır. ” bir marxist düşünür (ki sizin için zıt bir görüş) wallerstein’ın dünya sistemler teorisi bir anlamda bunun aksini iddia ediyor. Ne diyorsunuz buna peki?? yani fakirlik küresel bazda nasıl bitecek ki? kapitalizmi sonuçları itibariyle de idealize etmişsiniz sanki?

    • Batı Avrupa ve Kuzey Amerika zengin bölgelerse bu “serbest piyasa” sayesinde olmuş bir şeydir, sömürgecilik yahut doğal kaynaklar yoluyla değil. Suudi Arabistan gibi petrol zengini ülkeler hâlâ Batı seviyesine gelememişlerse bunun sebebi “serbest piyasa”nın yokluğudur. Yani anahtar kelimeler “serbest piyasa”. Şayet free market bir ülkede tesis edilirse, o ülkede zenginlik kalıcı ve yaygın olur. (Örnekler bunu gösteriyor) Yani, fakirliğin çaresi, paranın belli odaklarda toplanmasının engellenmesi vs. ancak kapitalizmle mümkün. Afrika, iç savaşları-hükümet darbelerini falan bir kenara bırakıp serbest piyasayı inşa etse, dünyanın yükselen gücü haline gelecek.

      Kapitalizmi ya da inandığım diğer felsefi-sosyo ekonomik sistemlerin hiçbirini “sonuçları” itibariyle idealize etmem. Bu ahlaki değildir. Ancak sonuçlar, sistemlerin meşruiyetine ve haklılığına da katkı yapan unsurlardır. Bunları da göz ardı etmem. Yani kapitalizmden sonra dünya fakirleşseydi, devletçiler bunu kullanarak kapitalizme karşı mücadele etmeyecekler miydi?

      • “Batı Avrupa ve Kuzey Amerika zengin bölgelerse bu “serbest piyasa” sayesinde olmuş bir şeydir, sömürgecilik yahut doğal kaynaklar yoluyla değil”— sömürgecilik yoluyla değil derken sayın admin nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? 3. D. Ü nin sömürüldüğü bir gerçek. çalıştırılan çocuk işçiler vb de cabası. free market tesisi 3.d. ü. için ne kadar kolay ve mümkün? “big brother” ların icazeti olmadan WB ve IMF gibi uluslararası kurumların sözde yardımlarıyla geri kalmış ülkeler ne kadar kalkınabilir ve free-market tesisi için düğmeye basabilir? dikkatınizi çekerim, TR’de de ithal ikameci modelden 1980lerdeki ihracata yönelik kalkınma modeline bir askeri darbe sonrası geçildi. yani “free-market” tesisi kimi ülkeler için çok sancılı ve bunda da kapitalist dediğimiz ülkelerin payı var bence. + Afrikadaki istikrarsızlık salt afrikalı politik aktörlerin veya iktisadi bunalımın mı sonucu? oradan nemalanan kapitalist aktörler yok mu?? ben kapitalzimden sonra fakirleşti dünya demedim ama adaletsiz gelir dağılımları daha belirginleşti ve fakirlğin kapitalist sistemle global ölçekte aşılacağı savını eleştirdim. önemli bir dğer sorun da şu kanımca: kapitalist yapı her ülkeye (uniqueness var ise) uygun mudur?? yani free-market economy ye geçilsin tüm problemler fakirlik vb çözülür fikri bana inandırıcı gelmiyor..

  6. +” Asırlardır ekonomiyi elinde tutan “devlet” açlıktan, yoksulluktan başka bir şey vermedi ama son 200 yılı etkileyen kapitalizm insanlık tarihinde görülmemiş bir değişimi başardı.” MNCs mı devletin yapamadığını yapacak?? Ben devletçi falan değilim ama Nozick klasik bir liberal değil, siz ise anladığım kadarıyla klasik liberal görüşe yakınsınız? Nozick argümanları (çok okumadım ama)gibi bu alıntı.

  7. Şunu da eklemek isterim: sorduğum gibi devletin “kadir” olamadığına MNCs veya uluslararası para kuruluşları mı kadir olacak? Mantığıma göre devletler fakir hatta afrikadaki gibi açlıktan ölen bir millet unsurunu niye istesin ki? Elit düzeyinde tabiri caiz ise tuzu kuru olanlar belki halkı düşünmüyordur desek bile; aç ve zaruri ihtiyaçlarını bile karşılamayan halklar ayaklanır, iç savaş çıkar hatta etnik olarak çeşitlilik arz ediyorsa millet denen unsur, etnik bölücülük de fakirlik neticesinde baş gösterir, ülkemizdeki PKK terörü gibi. Peki sorum şu: Devlet niye bunu göze alsın? Millet devleti oluşturan asli unsurlardan ise ve millet zayıf (birbiriyle çatışan, aç halklar var ise) ise bunu devlet niçin sürdürsün? Hemen serbest pazarı inşa eder, fakirliği yener ve etnik çatışmalar, iç savaşlar da son bulur? Siz afrika iç savaşlarını yensin kapitalizme geçsin Batılı ülkeler gibi müreffeh olur demişsiniz sayın Admin. Olay böylesine basit mi? 2 + 2 = 4 ama uniqueness kavramından yola çıkarsak kapitalist sistem günümüzde yükselen trend ve tüm ülkeler de böyle olsun ve zenginliğe kavuşsun formülasyonu tabir yerindeyse dile kolay… Fakat ateş de düştüğü yeri yakar derler. Yineliyorum sualimi: devletin yapamadığı refah (zenginlik) tesisini kapitalist sistem (ki MNCs de önemli role sahip) nasıl yapacak? 1980 darbesi bizde bu geçişi sağlayan major faktördü; sancıları hala sürüyor darbenin… dünya ölçeğinde kapitalizmin fakirliğe çare olacağı iddiasını somutlaştırmanızı bekliyorum.

    • Devletiğin kadir olmadığı şeye MNCs yahut uluslararası para kuruluşları değil, doğrudan sistemin yani “kapitalizmin – serbest piyasa”nın kendisi kadir. Keramet sistemin kendinde. Ben yahut hiç bir liberteryen “şu büyük şirket açlığa, kıtlığa çare olsun” demez; açlığa-kıtlığa çare, o şirketlerin özgürce yeşermesine olanak tanıyan paradigmalardır. Afrika’nın durumu 2+2=4 kadar sade ve basit. Hoş bir tevafuk olmuş sizin yazdığınızı okumadan evvel Facebook’ta Ayn Rand sayfasının Ayn Rand’ın “The Roots of War” makalesinden alıntıladığı şu cümleyi okumuştum; “If men want to oppose war, it is statism that they must oppose.” İç savaşlar, darbeler, anti-demoktatik yöntemler vs. bunların hepsi devletçilik kaynaklıdır ve panzehiri serbest piyasadır. Serbest piyasadan sonra her ülke eşit seviyede olacak demedim, zaten bildiğiniz üzere kapitalizmin böyle bir vaadi yoktur. Ancak siyaset ve ekonomide pozitif çağdaş normları yakalayacakları kesin.

      Fakirlik ve kapitalizm hakkında daha detaylı bir kanıt arayışınız var Atilla Yayla’nın “Fakirlik Problemi çözülebilir mi?” yazısını okumanızı tavsiye ederim;

      http://www.zaman.com/haber.do?haberno=1137733&title=yorum-atilla-yayla-fakirlik-problemi-cozulebilir-mi&haberSayfa=0

      • Ben yine de devletleri tabir yerindeyse öcü, serbest pazar ekonomisini de mükemmel veya çözümlerin biricik mercii olarak görmüyorum. “Devletçilik” kaynaklıdır iç savaşlar vs diyorsunuz, ben de diyorum ki devlet elitleri niye bunu istiyor?! Milletin birbirini kırması devletin de belini bükmez mi diye soruyorum aslında. + “Ben yahut hiç bir liberteryen “şu büyük şirket açlığa, kıtlığa çare olsun” demez; ” diye yazmışsınız… Siz liberteryen misiniz? Ben, kendinizi klasik liberal felsefeye yakın olarak tanımlarsınız diye tahmin etmiştim. Kaldı ki A. Yayla da zikrettiğim damara yakın bildiğim kadarıyla. Yazıyı okuyacağım, ancak benim çözümüm çok daha basit ve tüm sorunların yapısal olarak da özüne inebilecek kadar güçlü diye düşünmekteyim. Bir sonraki yorumda çözüm reçetemi yazarım kısmet olursa. Sağlıcakla kalınız sayın Admin! Şunu da ekliyim: Afrika’da bir insanlık trajedisi hüküm sürüyorsa ve bunun çözümü ileri sürdüğünüz gibi 2+2 = 4 kadar basit ise şimdiye dek koskoca dünyanın bu basit çözümü gerçekleştir(e)memiş olması da insanlık adına utanç vericidir! O coğrafyada kapitalist sistem olmasa bile o “kerameti kendinde” olan (iddianıza göre) düzen bir el atmalıydı bence bu çoook “basit” çözüm ile yok olabilecek trajediye, değil mi ?

      • Şimdi okuma yaparken kafam karıştı sayın Admin, State formation konusundaki önemli argümanlardan biri de devletin oluşumunda war ve capitalism in anahtar role sahip olduğu yönünde. H. Spruyt mesela “war, trade, s. formation” başlıklı bir makalesinde bunu izah ediyor. Siz şöyle demişsiniz: ” İç savaşlar, darbeler, anti-demoktatik yöntemler vs. bunların hepsi devletçilik kaynaklıdır ve panzehiri serbest piyasadır.”
        A)) Kapitalizmin tetikleyici bir güç olarak oluşumuna zemin hazırladığı devlet sonradan neden & nasıl serbest piyasa düşmanı bir hal alıyor??

        B)) Devletler neden istikrarsızlık, iç savaş, ayaklanma, darbe ister? Yani madem kapitalizm her derde deva, statism denen “bela” neden def edilmiyor elitlerce de? Kapitalizm tesisini bloke edenler mi var? Veya bu tesis tam olarak ne istiyor da kimi coğrafyalarda mümkün olamıyor??

        Burada bence (bilgim az; hatam var ise düzeltiniz) kapitalizm denen düzenden nemalanan bir grup devlet var.. Ve güya kapitalist olmadığı için fukaralık çekenler var. (sizin fikrinize göre)

        * Demem o ki, bu çok becerikli kapitalizm (bence değil!) birilerinin daha fazla zenginleşmesi için araçsallaşan da bir hal aldı bence. Ben, fakirlik kapitalist düzenle yüzde yüz elimine edilir demiyorum, biliyorum ki günümüz dünyasında devletçi, otarşik ekonomik yapılar da çözüm değil.. Hatta ideal ekonomik model şüphesiz kapitalist düzendir, fakat ben mesafeliyim, sizin gibi ” kerameti kendinde” deyip -BENCE ÜTOPİK -ütopik roller biçmiyorum bu düzene. Sizin kapitalizmi her ülke için en uygun reeçte olarak görmenizi yadırgıyorum ben… Selamlar!

    • İlk yorumunuza da cevap vereyim; Feodal Avrupa -kapitalist değil, zira bugün bile Avrupa tam kapitalist değil-, Afrika’yı sömürdü. Ve evet bugün bazı Avrupa ülkeleri, Afrika’nın normalleşmesini istemiyor. Ama dikktanizi çekerim bunun nedeni serbest piyasa-kapitalizm değil; meşru sınırlarını aşan “devletler”. Emperyalizm ve onun günümüzdeki modern temsilcileri aslında devletçiliğin temsilcileri. Kapitalist bir devletin ne kendi içinde piyasaya karışması ne de yurtdışındaki piyasalara müdahale etmesi, emperyalist emeller gütmesi kabul edilebilir. Sorduğunuz soru önemli, Afrika nasıl serbest piyasaya sahip olacak? Evvala kendi içinde birliği kuracak. Çeşitli ülkelerin Afrika üzerindeki planlarını boşa çıkarmaya gayret edecekler. Yoksa bir demokratik hükümet kurulur ama kurulan hükümet Fransa’nın hoşuna gitmez ve askerleri kullanarak darbe yaparlar. Bunun önlenmesi lazım. İkincisi, batı düşmanlığı yerine batıyla ortaklık kurmaya çalışmalılar. Üçüncüsü, demokrasi ve serbest piyasayı “istemeliler”. Yani onun ya da bunun dayatmasıyla olmamalı. Bunlar gerçekleşirse(biraz zor ama), serbest piyasa uzak değil. Şunu da belirteyim; kapitalizm her ülkeye “uygundur”. Nasıl ki demokrasi her yere uygunsa ve herkes o konuda mutabıksa, kapitalizmde de durum aynıdır. Zira insan her yerde insan, ekonomi her yerde ekonomi, devlet her yerde devler; o halde kapitalizmin uygulanmaması için sebep yok.

  8. Diyorsunuz ki: “Kapitalist bir devletin ne kendi içinde piyasaya karışması ne de yurtdışındaki piyasalara müdahale etmesi, emperyalist emeller gütmesi kabul edilebilir.” ABD politikalarını değerlendirmenizi rica edebilir miyim? Ben ulusalcı boş laflar sarf edip ABD emperyalist güçtür vb demiyorum, ama siz teorik bir zeminden anlatıyorsunuz sanki. Kabul edilir yahut edilmez,o ayrı bir tartışma konusu… realiteler ne olacak o zaman? Görmeyecek miyiz?

    • Tüm yazdıklarınıza değinmeye çalışacağım; “devletçilikte” niye iç savaşlar, darbeler, hukuksuzluklar olur? Öncelikle şunu görmemiz lazım ki bahsettiğimiz bu sorunların bir kısmı bizzat devletçiliği kullanan otoriteler tarafından çıkarılmaktadır diğer bir kısmı ise devletçiliğin kendi yoz backgroundından ötürü meydana gelmektedir. Peki niye birileri iç savaş, darbe vs. istiyor? George Orwell’ın 1984’le bizlere mükemmel şekilde anlattığı o komüniteryen rejimler , kendi imtiyazlarının korunması ve sistemlerinin bekası için gerektiğin “korku ve şiddet” kartını kullanırlar. Kendileri bir iç savaş başlatır ve o savaşı yine kendileri bitirir; halka “ben olmasam ‘varlığınızın’ ne değeri var?” mesajı gönderilir ve her yere eli uzanan bir devlet ve birey değil vatandaş olan insanlar. İşte neden bu.

      Evet, Afrika’nın düzlüğe çıkmasını birileri istemiyor. Bu top secret bir bilgi değil. Yanılgınız şurada o çoook kolay çözüm, istendiği zaman gelecektir. Belli ki, yeterince istenmiyor zira kapitalizm gelirse şu an Afrika’da çeşitli imtiyazlara sahip olan bazı Afrikalı klikler ve onların ağabeyleri olan Avrupalılar bu imtiyazlarını kaybedecek. Şunu iyice kavramak lazım; kapitalizm bir ideoloji değil sistemdir. Sloganla, retorikle yerleşmez; faaliyet gerekir. En önemlisi de alt yapı gerekir. Hukukun olmadığı bir ülkeye büyük şirketler gidip yatırım yapsa ne olur? Hem üretici hem de tüketici için ciddi hukuk ihlalleri gerçekleşir. Yani kısacası reçete belli, uygulayan yok. Kapitalizm kusursuz bir sistem değil(diğer tüm sistemler gibi) ama siz de takdir edersiniz ki kapitalist bir Afrika, bugünkü halinden bambaşka bir halde olacaktır.

      Kapitalizm insanlığın gördüğü en becerikli sistemlerden biri. Bu fikri doğru bulmuyorsanız 200 yıl önceki dünyayla, bugünkü dünyayı karşılaştırın, cevabını siz bulun. Kapitalizm, elitler yaratma gayretinde yahut birilerini daha da zengin yapma amacında değildir. Kapitalizm ticaretin rasyonelleşmesidir, daha ucuza daha kaliteli ürün yapma mücadelesidir; zenginlik bunların sonucunda doğar. Kapitalizm ne zenginliği ne fakirliği ne hayrı ne şerri amaçlar ama sonuçları hayır ve zenginlik olur. Birileri piyasada rakiplerinden daha iyi değerler ürettikçe zengin olacaktır, zenginliklerine zenginlik katacaktır bu doğal. Bunu “kapitalizm zenginlik aracı” şeklinde okumak yanlış bence.

      Bir de ABD’ye değinelim; ABD kapitalist değil “karma” bir ekonomi. ABD’de devlet regülasyonlarını, rekabeti düzenleyen kurumları, iğrenç hâl alan devlet-şirket yakınlaşmalarını biliyoruz. Öyleyse ABD’nin günahlarını kapitalizme fatura etmek doğru olmaz.

      • benim çözümüm teknik değil sayın admin.. Hakiki kul olabilirsek tüm insanlık olarak o zaman kurtuluşa ereriz… bu kadar net benim için.. ama bu dünyada mutlak rahat, refah hayal. Yine tevekkül, tevekkül… tevekkül… cevap için teşekkürler!

      • Sayın admin, bilgi birikiminiz takdir uyandıran cinsten. Ben yeni yeni öğreniyorum, geç kaldığımın farkındayım. Yeni yazılar neden paylaşmıyorsunuz? Mesela siyasal islam konusunda?

  9. Sayın Admin. Şu an ne kapitalizm ne de bir başka şey umrumda. Çünkü moralim çok bozuk…. Siz okuyun, anlatın, bazen her şey anlamsız olur…

  10. Sayın Admin, ne güzel çalışkan, zeki ve din-diyanet bilen birisiniz… Sadece çalışkan veya zeki olsaydınız burada olmazdım açıkçası…Yazıları bekiyorum, beni aydınlatınız lütfen admin! 🙂

  11. Benim izlemeye çalıştığım hayat felsefesinde hakiki manada saygıyı, sevgiyi, hürmeti hatta hizmeti hak eden şahıslar, Allah’a (cc) gerçek anlamda abd olan şahıslardır. Siz profesör olsaydınız ve yine kanıtlanabilir gerçekleri yazsaydınız (misal kapitalizm şudur, marx bunu söylemiştir…) okurdum fakat sizden öğrenmek adına soru yazmazdım buraya. En önemli kazanım bence, makam, mevki, ün, itibar vb değil, gerçekten ahlaklı bir insan olabilmektir.. Umarım Rabb’im bizleri böyle anlamlı insanlardan eder, yollarımızı onlarla birleştirir.

  1. Geri bildirim: Türkiye’de Liberalizm « Serdargunes' Blog

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: