Kur’an ‘eşitliği’ emretmez !

 Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini(geçimlerini) aralarında biz paylaştırdık. Ve onların kimini kimine derecelerle üstün kıldık ki, bazısı bazısını tutup çalıştırsın. Rabbinin rahmeti, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır. – Zühruf Suresi / 32

 

Bir yanda, insanları ‘eşit köleler’ haline getirmek isteyen komüniteryen ideolojiler ve bu ideolojileri ‘İslam’ kılıfında pazarlamaya çalışan modern şarlatanlar; diğer yanda ise Mekke’de inen Zühruf Suresi’nin 32. ayeti. Rahman ve Rahim olan Allah, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde “bunda düşünen kavimler için ibretler vardır” buyuruyor. “Düşünen” insan için mezkûr ayette de ibretler çoktur. Ancak düşünmek yerine devimcilik oynayan insanların bu ibreti de pas geçecekleri ne yazık ki bir hakikat.

Öyle bir devrimcilik oyunu var ki  ‘birileri’ Allah’ın buyruğundan ziyade -Marx ve Engels’in yazdığı- Komünist Manifesto‘daki şu cümleye bel bağlamayı yeğliyor;

Komünizm, kimsenin toplumsal ürünleri mülk edinme gücünü elinden almıyor, yalnızca o mülkiyet yoluyla başkasının emeğini boyunduruğa sokma gücünü alıyor. (Bölüm II – Proleterler ve Komünistler)

 

Komünizmin özeti niteliğindeki bu cümlenin, Kur’an-ı Kerim’de geçen “bazısı bazısını tutup çalıştırsın” ifadesiyle taban tabana zıt olduğunu rahat şekilde görebiliyorsunuz herhalde?

Özetlemek gerekirse;

- İslam insanların eşit olduğunu(ya da olması gerektiğini) söylemez oysa komünizm fıtrata ve eşyaya ters bir mantıkla ‘eşitliği’ idealize eder. Bu, İslam’ın adaletsiz komünizmin ise adaletli bir sistem olduğu anlamına kat’i suretle gelmez. Aksine İslam’ın mantık dini olduğunu gösterir. Şimdiye kadar komüniteryen normlar üzerine var olmuş hiçbir devletin hakiki refahı-adaleti tesis edememiş olması, adaleti tesis edemediği gibi vahşeti-diktatörlüğü getirmiş olması da komünizmin mantıksızlığını gösterir. (Küba, Doğu Almanya, Kuzey Kore, Çin… Bu ülkelerden hangisi kapitalist batı ülkelerindeki refaha, mutluluğa, demokrasiye erişebildi? Hiçbiri.  Bunun için Doğu Almanya’dakiler, Batı Almanya’ya; SSCB’dekiler, Küba’dakiler Avrupa ve Amerika’ya kaçmaya çalıştılar. Ve yine bunun için bu baskıcı devletler ‘duvarlar’ ördü, insanların seyahat özgürlüklerini kısıtladı. Deneyimler neticesinde gördük ki “eşitlik”, cenneti vadeden komünist ideologların anlattığı gibi bir şey değilmiş.)

- Eşitliği emretmeyen İslam, bir sermayedarın-iş sahibinin ‘ücretli işçiler’ çalıştırmasına da mani değildir. (Yeter ki işveren, işçisine adaletli olsun) Oysa komünizm “emeğin boyunduruk altına girmesi” olarak tanımladığı bu duruma karşıdır.

- İslamiyet’te infak-zekat-sadaka vardır. Ancak bunlar “yukarıdakini aşağıya, aşağıdakini yukarıya” çekme amacıyla değil yalnız ve yalnız ‘aşağıdakini yukarıya çekme’ amacıyladır. Hiç kimse ve hiçbir sistem Tanrı rolüne girip toplumsal katmanları regüle edemez. Malumunuz olduğu üzere komünizmde-devletçi ideolojilerde bu durumun tam zıttını bulursunuz. “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini(geçimlerini) aralarında biz paylaştırdık. ” ayet-i kerimesinin tam karşısında bir durum.

 

Şimdi zaman tercih zamanıdır. Allah’ın buyruğu ile bu buyruğun karşısında yer alan sistemler arasında bir tercih zamanı.

Liberal sistemlerde ‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’ mümkün müdür?

Liberalizm hakkıyla bilinmemesinden ötürü, şehir efsanelerine-mitlere maruz kalmıştır. İlliberaller tarafından ortaya atılan ve fabrikasyon izlenimi veren iddiaların liberalizmle, liberal ilkelerle en ufak bir ilişkisi yoktur. Ancak toplumda menfi bir liberalizm algısı yaratmak için ve insanların, “liberalizmin tüm kötülüklerin anası olduğu” fikrine ikna edilmesi için bu tip ‘safsata’lar ortaya çıkmaktadır. Bunlardan en belirgini “liberalizm varsa -İslam’ın emri olan- ‘Emri bil maruf, nehyi anil münker’in” yapılamayacağı iddiasıdır. Bittabi bu iddianın hakikatle ilişkisi yoktur. “Emri bil maruf, nehyi anil münker” insanlara iyiliği emredip, insaları kötülükten koyma anlamına gelen, İslam’ın açık bir emridir.

Liberalizmde insanların tercihlerine baskı yapılamıyor oluşu, özgürlüklerin geniş oluşu “otoriteryen müslüman”ları feci rahatsız ediyor sanırım. Salt rahatsız olmakla kalmayıp, kendi “baskıcı din anlayışları” ile İslam’ı özdeşleştirmeye ve sakat özdeşleştirme hareketinden sonra da “İslam ile liberalizm uymaz” yargısına varmaya çalışıyorlar. Durumu izah etmeye çalışalım;

1. Liberal bir sistemde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” emri çok rahat şekilde uygulanabilir. Bu emrin ilk kısmı, yani “emri bil maruf”(iyiliği emretmek) tebliğ görevidir. Liberalizm dini özgürlüğü de dinden özgürlüğü de savunur. Dindar insanların misyonerlik faaliyeti yapmalarında, kendi dinlerini tebliğ etmelerinde, kendi doğrularını anlatmada liberalizm herhangi bir sorun görmez aksine bunu güvence altına alır. Tüm liberal toplumlarda, tebliğ çalışmaları serbesttir. Bugün Avrupa’da İslamiyet’in yükselişe geçmesi bu çalışmalar neticesinde olmuştur. Peki bu çalışmaların özgürce yapılması ne sayesinde olmuştur? Tabii ki liberal demokrasi sayesinde. Emrin bir de ikinci kısmı var; “nehyi anil münker”(kötülükten men etmek). Dinen “kötü” olan şeylerin önüne geçme çabasıdır. Peki nasıl kötünün önüne geçeceğiz? Bunu bir hadis-i şerif açıkça anlatıyor:  “Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle değiştirsin. Yapamazsa diliyle, yine yapamazsa kalbiyle buğz etsin.” Kötülüğün önüne geçmenin üç yolu var ya fiilen değiştirmeye çalışacağız, ya şifahen değiştirmeye çalışacağız yahut itikadi açıdan en aşağıda görülen “kalben kınama ve Allah’a havale” yolunu seçeceğiz. Fiilen münkerin önüne geçmeye çalışmak demek “oruç tutmayanı döv, içki içeni hırpala” falan demek değildir. Fiilen, münkerin bitmesi için mücadele etmektir. Mesela oruç tutmayanları bilinçlendirmek için çalışmalar yapmak, içkinin önüne geçmek için ilgili STK’larda görev almak fiilen münkerle mücadele etmektir. Sözle münkeri ortadan kaldırmak ise münkeri işleyenin yanına gidip dini hakikati söylemek ve doğruya davet etmektir. Buğz etmek ise elinden bu ikisi gelmeyen kişinin kalbiyle işi halletmeye çalışmasıdır. Sorarım size liberalizm bu anlattıklarımın tek birine bile karşı mıdır, engel midir?

2. Bir ideolojiye, dini inanca, felsefi yönelime özgürlük tanımak illa bu tercihleri benimsemek ve “bu tercihlerle mücadele etmemek” demek değildir. Hristiyanlığı yahut ateizmin var olması kanımca “özgürlük”tür. İnsanlar özgürce ateist olabilir ama bu benim ateizm ile mücadele etme hakkımı elimden almaz ve liberalizm de senin bu mücadelene engel olmaz. Dinini yaşarsın, kendine göre olan doğrunu anlatırsın, kendine göre olan münkerin yok olması için mücadele edebilirsin. Liberal bir toplumda  “Emri bil maruf, nehyi anil münker” emrini yerine getirmek gayet kolay ve tabii bir hadisedir.

3.  “Emri bil maruf, nehyi anil münker” liberalizmle çelişmez çünkü bu emir “zorlama” içermez. Klasik bir tebliğ emridir. Ayet-i kerime gayet açık;

Eğer rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (Yunus, 99)

Demokrasi ve liberalizm işte budur. Dinde zorlamanın olmaması bir mit değil, hakikattir. Ayet açıkça kimsenin zorla mü’min yapılamayacağını buyuruyor. “Emri bil maruf, nehyi anil münker”in nasıl yapılması gerektiğini de anlatıyor bize. Kısacası, insanları zorlamadan kendi doğrularınızı anlatın diyor İslamiyet. Liberalizm ise bu duruma fırsat tanımaktan başka bir şey yapmıyor.

 Acele etmeden, gayet sakin bir şekilde onların yanına var, kendilerini İslâm’a davet et, uymaları gereken ilâhî yükümlülükleri kendilerine haber ver. (Hadis-i Şerif)

Özlem Albayrak’ın liberalizm algısı ve ‘Müslüman Liberal’lik

Son günlerde Yeni Şafak yazarı Özlem Albayrak liberalizmin “eblehliği” ve İslam ile “zıtlığı” üzerine yazılar yazmakta. Bu yazılar, liberalizmin İslami açıdan sahihliğini ne ölçüde “çökertir” bilinmez ama liberal fikriyatın illiberaller tarafından nasıl algılandığı üzerinde ciddi deneysel neticeler sunuyor. İslami görünümlü yahut sol tandanslı ideolojilerin gözünde liberalizm; emekçinin hakkını gaspeden, toplumda ahlakı yok eden, dinsiz, menfi bir ideoloji. Oysa liberalizm bu algıların çok ötesinde bir düşünce sistematiği. Bir “ideoloji” bile değil. Liberal düşüncenin değerli isimlerinden Mustafa Erdoğan yazdığı İslam ve Liberalizm kitabında çeşitli liberal düşünürlerin fikirlerinden ve siyaset bilimindeki “ideoloji” mefhumundan hareketle liberalizmin “ideoloji” kategorisine dahil edilemeyeceğini belirtmiştir. Liberalizm, komüniteryen ideolojiler gibi normatif(kural koyucu) bir kimliğe sahip değildir. Bundan ötürü İslam’a zıt yahut alternatif olamaz. Toplum üzerinde projeleri olmayan yalnız “ilkeler” getiren bir felsefenin İslam ve ilahi dinler ile savaş halinde olduğunu iddia etmek mesnetten yoksun bir iddia. Albayrak’ın son yazısı üzerinden meseleyi açıklamaya çalışalım;

Aslında sözünü ettiğim, liberalizmin de tıpkı diğer pek çok -izm gibi bağrından çıktığı aydınlanma felsefesi. Biliyorsunuz bu süreçte, feodalite çökerken, fazlasıyla palazlanmış ve ahlak algısıyla gündelik hayatı birebir biçimlendiren din de olması gereken yere gönderilmiş, yani Kilise’ye tıkılmış, birey ve toplumun varoluşunu koruyabilmesi için, ilerlemenin mümkün olabilmesi için bilim ve salt aklın yeteceği savlanmıştı. (Özlem Albayrak)

Her felsefe devri gibi Aydınlanma devri de doğrularla yanlışları içinde barındırır. Aydınlanma felsefesinin kritiği yapılabilir ve yapılmalıdır da. Zira bugün dine karşı ortaya çıkan sakat zihniyetin tohumları, Aydınlanma ile atılmıştır. Ancak Aydınlanma, toptan bir olumsuzluklar çağı değildir. R.Descartes da “ilkel” bir aydınlanmacıdır. Ancak önemi yadsınamaz. Yahut Immanuel Kant’ın felsefenin birçok alanında ortaya koyduğu görüşler yabana atılamaz. Bu insanlar da aydınlanmacıdır. Ve azılı birer din düşmanı falan değillerdir. Misalen, Kant epistemolojide türlü sorunsallara açıklamalar getirirken “Tanrı” olgusundan sürekli faydalanır. Aydınlanmanın öncülerinden Descartes felsefeyi-bilimi Tanrı’ya giden, Tanrı’yı bulan bir yol olarak görür. Bazı aydınlanmacılar bir nevi skolastik dönem filozofu Akinolu Thomas’ın “inanmak için bilmek” prensibinin takipçisidir. Velhasıl “Aydınlanma çağı” ziyadesiyle fazla olan yanlışlarıyla beraber doğrunun da içinde olduğu bir çağdır.

“Aydınlanma felsefeleri kötüdür, liberalizm bir aydınlanma felsefesidir, o halde liberalizm kötüdür” türünden çıkarımlar doğru yönü olmayan, tümevarımın yanlış kullanıldığı sakat çıkarımlardır. Liberalizmi, aydınlanma felsefesi diye kapı dışarı ediyorsak bir aydınlanma projesi olan “demokrasi”yi niye bağrımıza sokuyoruz? Ve daha da mühimi; niye hâlâ liberalizm ile demokrasinin ayrılmaz ikili olduğunu anlamıyoruz?

Aydınlanmacı felsefe, Avrupa’da dinin rolünü azaltmıştır bu doğru. Ancak biz olaya bir doğulu gözüyle, bir Müslüman gözüyle bakıyoruz. Bu topraklarda din bırakın terakkiye mani olmayı terakkinin taşıyıcısı olmuştur. Peki Avrupa için öyle mi? Cemil Meriç der ki; “Osmanlı’nın tezadı Avrupa’dır. Batı’da maddecilik batılın hisarlarını yıkan bir dinamit, hür düşüncenin dinamiti; Osmanlı İmparatorluğu’nda maddecilik bir kendi kendini tahrip cinneti.” Yani olayları kendi özelinde değerlendirmek lazım. Batılı gözle bizi değerlendirenlere nasıl kızıyor ve “oryantalizme” lanet okuyorsak, bizim de bazı hassasiyetleri elde etmemiz gerek. İslam ve Hristiyanlık, etkileri farklı olan-kimyaları farklı olan iki din. Hristiyanlıktan sıyrılmak Avrupa için “bazen” şans olmuştur Cemil Meriç’in ifade ettiği gibi. Ancak bizde durum bunun zıddıdır.

Ayrıca dinin ikincil plana atılması, Avrupa’da dinin sosyal yaşamdan çekilmesine sebep olmamıştır. Yahut mezkur vaziyet, Avrupa’da dinin baskı altına alınmasına sebebiyet vermemiştir. “Fransa” harici Avrupa devletleri, din üzerinde baskı kur(a)mayan bir yapıdadırlar. Bu geçmişten gelen felsefenin yansımasıdır. İlerlemeye engel saydıkları Hristiyanlık’ı dahi tamamen özgür bırakmışlardır. Bu da liberalizm sayesinde olmuştur.

Hristiyan inancı gündelik pratiklerden çekilip hakikaten kiliseye geri gönderildi, ama bununla yetinilmedi; din reforme edilerek içinden kapitalizmle diyalektik olarak birbirini vareden kalvinizm çıkarıldı. Protestan ahlak, kapitalizme moral zemin sağladı. (…)ancak bu deneyim Allah’a ulaşmakla sonlanmadı, ulaşıla ulaşıla sermayenin kutsiyetine ve kapitalizme ulaşıldı. (Özlem Albayrak)

Özlem Albayrak olaylara bir ortaçağ papazı yahut Engizisyon hakimi olarak yaklaşmak yerine, önyargılardan sıyrılmış objektif bir bakış açısıyla yaklaşsa ne Avrupa’daki reformasyon hareketini ne de kapitalizmi bu şekilde değerlendirir. Avrupa dini reforme etti, etmek zorundaydı. Kutsal kitaplıktan çıkmış bir İncil ve Roma İmp.’u döneminde paganizme tekamül etmiş bir Hristiyanlık er geç “zamanın şartları” doğrultusunda reforme edilecekti. Zira ilahi değil insani olan her şey değişmek zorundadır. Hristiyanlık da böylece değişmiş ve Protestanlık doğmuştur.

Protestan ahlak, Kalvinizm, Püritenizm ve daha birçokları sayesinde kapitalizmin tohumları atılmış, dinsel yönelimler iktisadi sonuçlar doğurmuştur. Peki bu sonuçlar gerçekten menfi midir ve gerçekten sermaye kutsallaştırılmış mıdır? Protestan ahlak sayesinde filizlenen kapitalizm, insanlığın en doğru iktisadi tercihlerindendir. Zira “kapitalizm” çoğu insanın bilinçaltındaki olumsuz çağrışımlara rağmen “insan hakları” ve “demokrasi”nin teminatıdır. Kapitalizmin hakim olduğu toplumda ekonomik özgürlük vardır. Ekonomik özgürlük geniş bir mefhum. Tüketici için de üretici içinde, emekçi için de işveren için de geniş bir özgürlük. Kapitalizm, devlet yerine bireylerin söz sahibi olduğu ekonomik sistemi ifade eder. Dolunayı görünce kurt adam olmaya müsait olan “devlet”e, dolunayı göstermeme çabasıdır kapitalizm, piyasa koşullarının egemen olmasıdır. Bireylerin yatırım yapması, rekabet etmesi, karlı yahut zararlı çıkmasıdır ve tüm bunlar olurken devletin çarka müdahale etmemesidir. J.J.Rousseau’nun ünlü deyişi ile ifade etmek gerekirse; “Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür.” Bugün ekonomiye müdahil olan devletin yarın özel hayata müdahale etmeyeceğini kimse iddia edemez. Velhasıl kapitalizm, -nefret edilen iktisadi sistem- demokrasinin teminati konumundadır. Kopenhag Kriterleri’nden birinin “işleyen serbest piyasa ekonomisi” olması yeterli açıklamayı sunuyor herhalde? AB’ye girmek isteyin, demokrasi isteyin, insan hakları isteyin ama kapitalizm istemeyin !

Protestan ahlakla baş gösteren “kapitalizm” ne ilk haliyle ne de modern haliyle “sermayeyi kutsama” derdine düştü. Sermaye kapitalizm için önemlidir, gereklidir, olmazsa olmazdır. Ancak sermaye bir fetiş değildir, amaç değildir. Liberalizm yahut kapitalizm “devlet sınırlı, birey özgür olmalı” der. İşbu felsefelerin çıkış noktaları budur. Şayet “sermaye” bu amacı gerçekleştirmede iyi bir araçsa korunmalı ve kollanmalıdır. Bu sermayeyi kutsama değil, insana değer atfetmedir. Ayrıca “sermaye”ye nefretle yaklaşmak bir Müslüman için de son derece tuhaftır zira İslamiyet sermaye karşıtı bir din değildir. Son dönemde frekanslar öyle bir karıştı ki “Das Kapital”de yazanlar sanki “Kur’an-ı Kerim”de söylenmiş gibi bir atmosfer yaratıldı.

Kapitalizm bireyin “ben” olma bilincini tamamlamasında önemli yer tutar. Sosyalist ülkeler insanlarının tüketimlerini kısıtlamaya çalışır zira tüketmek varolmaktır. Tüketen insan -israf eden, har vurup harman savuran değil- özgür insandır. Kapitalizm bunu korur.

Uzatmayalım, bu süreçte bireyin aklı, seçimleri haniyse dinin kutsallığı seviyesine dek yükseldi, fetişleşti. Bu yüzden liberalizm, kabaca bireyin seçim özgürlüğünün önündeki her türlü prangadan kurtulması olarak tanımlanıyor ve özgürleşmenin hedefleri arasında din de bulunuyor. Yani, liberalizm dinden de özgürleşme olarak beliriyor, inanmayan kaynaklardan okuyabilir. Bu arada, yanlış anlaşılma olmasın, liberalistler dinsizdir demeye getirmiyorum, ancak özgürleşmenin kalemleri arasında dinin toplumsal baskısından özgürleşme de vardır, diyorum. Siyasi liberalizm bir eşcinselin hayat tarzının özgürlüğünü savunduğu kadar, bir Müslüman’ın hayat tarzını aynı şekilde, aynı tonda, aynı şiddette savunur. Sonuç; İslami yaşam tarzı, tıpkı seküler yaşam tarzları gibi liberalizmin kültürel göreceleliğin bir nesnesidir artık… Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi herkes haklıdır yani, herkes doğru. (Özlem Albayrak)

Burada otoriter bilinçaltının devreye girdiği görülüyor. “Ben Müslümanım, onlarla aynı muameleye mi maruz kalacağım ayol!” anlayışı her daim eleştirdiğimiz elitist bakış açısının İslami versiyonu. Ö.Albayrak liberalizmden öylesine nefret ediyor ki liberalizmin “özgürlükçü” yapısında dahi kınanacak, eleştirilecek bir şey buluyor. İnsanlara özgürlük tanımak bir lütuf değil, gerekliliktir. Liberalizmin savunduğu şey olması gereken, doğal süreçtir. Bu aklı kutsamak, fetişleştirmek değildir. Akla, tercihlere değer vermektir. Aynı Bakara Suresi 256. ayette olduğu gibi “Dinde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır.” Bu ayet doğrunun ne olduğunu söylemiş ancak doğruya uymayanların da zorla değiştirilmemesi gerektiğini emretmiştir. Liberalizm budur. Bireylerin tercihlerine, seçimlerine devletin karışmamasıdır.

Liberalizm “dini özgürlüğü” de “dinden özgürlüğü” de savunur. Liberalizmin gayesini “insanı dinden arındırmak”mış gibi lanse etmek büyük haksızlık. Ateizmin etkisindeki liberal filozofların bu tip görüşleri olabilir. Ancak bu liberalizmin genel görüşü değildir ve tek bir liberalizm yoktur.

İnanan insanın yani mü’min kişinin kendini “üstün” görmesi doğaldır. Ancak bu üstünlük Allah katındadır. Özlem Albayrak’ın istediği ise toplum hayatında Müslümanların üstün olması gerektiğidir. Bu her açıdan tehlikeli bir görüş. “Benim yaşam tarzım ile sekülerlerin yaşam tarzı aynı gözle değerlendirilemez” demek, bir dikta sistemi-kast sistemini işaret etmektir. Bunu demokrasi ile de İslam ile de izah edemezsiniz.

Ayrıca liberalizm “herkes haklıdır, herkes doğru” demez; “herkes özgürdür, herkes birey” der. Atilla Yayla geçenlerde yazdığı bir yazıda çok güzel bir noktaya dikkat çekti; “liberal bir sistemde isterseniz ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayabilirsiniz“. Liberalizm ortak mülkiyete karşıdır ama devlet marifetiyle ortak mülkiyet anlayışıyla yaşayan insanların özgürlüklerinin ortadan kaldırılmasına da karşıdır. Bu “liberalizm, ortak mülkiyeti kutsuyor-fetişleştiriyor” demek değil. Yalnızca o insanların da özgürlüklerine saygı duyuyor. Özgürlüklerden, özgürlüklerin korunma çabasından rahatsız olmanın tek sebebi bastırılmış bir otoriteryen kimliktir.

Liberalizm geniş özgürlükleri korumakla beraber devlete bazen “regülasyon” hakkını da verir. Zira liberalizm, anarşizm değildir. Devleti kaldırmaya değil devleti kısıtlamaya çalışır. Thomas Jefferson der ki; “En az yöneten devlet, en iyi devlettir”. 

Oysa Müslüman “emri bil maruf, nehyi anil münker”le bağlı ve bağımlıdır; Müslüman seküler bir yaşamın nimetleri için bu dünyaya gönderilmediğine inanır. Göz yumarak ya da “amaaan bunlar da böyle işte n’apalım” yaparak yaşamak dünyaya gönderiliş amaçları arasında değildir.(Özlem Albayrak) 

“Emri bil maruf, nehyi anil münker” demek “İyiliği emredip, kötülükten alıkoymak” demektir. Müslüman için bir farzdır. (Daha doğrusu farz-ı kifayedir; yani toplumda belli insanlar yaptığı zaman diğer insanların üzerinden de borç kalkar) Ancak benim anlayamadığım husus “Emri bil maruf, nehyi anil münker”den nasıl liberalizm karşıtlığının çıkarıldığıdır. Sinekten yağ çıkartmak bu olsa gerek. İnsanların seçimlerinde özgür bırakılması demek, toplumda “tebliğ” çağrısının yapılamayacağı demek değildir. Dini yaymak da bir özgürlüktür. Ve liberal toplumlarda rahat şekilde “Emri bil maruf, nehyi anil münker” yapabilirsiniz.

Ancak Özlem Albayrak’ın kastettiği sanırım “devlet” eliyle yapılan ve -insanlara iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaktan ziyade- “zorbalık” olan bir sistem. Şayet bunu kastetmiyorsa ve mü’minlerin  liberal toplumlarda, insanları kötülükten alıkoyamayacağını iddia ediyorsa durum daha vahim. Zira yukarıda bahsettiğim gibi dinin gereklerini yerine getirmek de liberal sistem tarafından güvence altına alınan bir konudur. Ve isteyen herkes insanları kendi ahlak anlayışı çerçevesinde “kötülükten alıkoyabilir”.

Liberalizmi kabul etmek yani insanlara özgürlükler tanımak göz yummak demek değildir. Bir insanın gayrimüslim yahut dinsiz olmasına müdahale edemeyiz ancak o insani kendi doğrumuz doğrultusunda, hakka yöneltebiliriz. Bunlar zıt şeyler değil.

 (…)İslami ve insani olan, o adamı böbreğini satmaya iten koşulları düzeltmek, o fabrikatörün de işçinin emeğiyle haksız kazanç edinmesinin önüne geçmektir. İslami olan adalet tesisidir, kanun önünde eşitlik görecelidir.(Özlem Albayrak)

Genel bir yanılgı var; sanki fakirliğin-haksızlığın tarihi kapitalizmin tarihiyle aynı. Oysa kapitalizmden önce de insanlar açtı. Bilinenin aksine kapitalizm dünyayı fakirleştirmemiş aksine kalkındırmıştır.

Modern kapitalizmden önce herkes fakirdi, her yerde fakirler vardır. Kapitalizm ile beraber çeşitli ekonomik katmanlar oluştu ve bazıları zengin bazıları daha az zengin bazıları fakir oldu. Atilla Yayla’nın 20 Mayıs 2011 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yazdığı “Fakirlik problemi çözülebilir mi?” isimli yazısında çok önemli veriler, kapitalizmin dünyaya etkisi var. Bu verilerden biri Dünya Bankası’nın bir istatistiği. İstatistik, günlük 1 dolardan az bir parayla yaşamaya çalışanların oranıyla ilgili. Yıllara göre günlük 1 dolardan az parayla geçinen insanların oranı şöyle; 1820’de yüzde 80; 1950’de yüzde 50; 1980’de yüzde 30, 2003’de yüzde 20. Yazıdaki diğer bir mühim bilgi ise iktisatçı Deirdre N. McCloskey’nin 1800 ile 2000 tarihleri arasında dünyanın elli kat zenginleştiği tespiti. Elbette herkes eşit oranda zenginleşmemiştir ancak bu zenginlik her yere az ya da çok sirayet etmiştir. Zaten herkesin ekonomik olarak eşit olması imkansızdır ve sanıldığı kadar “iyi” değildir.

İnsanlık sanayi devrimiyle, kapitalizmle beraber zenginleşti. Bu sayede orta sınıf oluştu. Ve fakirliğin bitmesi daha fazla kapitalizm ile mümkün olacaktır. Asırlardır ekonomiyi elinde tutan “devlet” açlıktan, yoksulluktan başka bir şey vermedi ama son 200 yılı etkileyen kapitalizm insanlık tarihinde görülmemiş bir değişimi başardı.

Buna rağmen tanıdık dramatik örneklerle kapitalizmi eleştirmek, tarihe karşı gelmektir. Şayet birileri açlıktan böbreğini satıyorsa bunun sebebi; daha serbest bir piyasa ekonomisi olmamasından ve sosyal toplum olamayışımızdandır.

İslam ve liberalizm uyum içindedir

İslamiyet gerek iktisadi gerek siyasi açıdan liberalizm ile pareleldir. Elbette aynı değildir. İslamiyet her türlü dünya görüşünden-felsefesinden daha üstündür. Ancak benzer noktalar fazladır. Zira İslamiyet için “insan” yeri geldiğinde “meleklerden” dahi daha üstün olan ve canlıların en yücesi olan varlıktır. Bir hadis-i şerif der ki; “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.”  Yani Allah’ın rahmetinin en fazla tecelli ettiği varlık insandır. Tin Suresi 4. ayette Allah şöyle buyurmakta; “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” İslam için “insan” eşref-i mahlukattır. Yani yaratılmışların en şereflisidir. Liberalizm de çıkışı, odağı, gayesi insan olan bir yapıdadır. Liberalizmin yapmak istediği her şey “insan” içindir.

Bu gerçeği ıskalayıp da İslamiyeti liberalizm ile zıt konuma sokmaya çalışmak yahut kollektivist ideolojilere yaklaştırmak neden?

İslamiyet; “hukukun üstünlüğünü” savunan, “piyasa ekonomisine” karşı olmayan ve bireyi yok eden kollektivist fikirleri desteklemeyen bir dindir. Cemaat kavramı önemlidir ancak Kur’an-ı Kerim’in muhatabı “insan”dır. İnsanlar “kendi” yapıp-yapmadıklarından ötürü cezalandırılıp-ödüllendirilecektir. İslamiyet’te “ümmet” kavramı dahi salt kollektif bir mantıkla kullanılmamış, birçok hadis-i şerifte tüm insanlığı kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

Bu hakikatleri göz önünde bulundurup, yorum yapmakta fayda var.

Ebubekir Sifil’in ilmi ve Eliaçık’ın sloganları

Ebubekir Sifil Hoca ve İhsan Eliaçık geçenlerde Hilal Kaplan’ın sunduğu “Muhalif” programına katıldılar. O programda bir tarafın ilmi konuştu diğer tarafın ezberleri ve sloganları;

İhsan Eliaçık: İdeoloji uğruna ayeti çarpıtan adam

İhsan Eliaçık, “Müslüman sol”un yeni kanaat önderi. Kâh bir TV programında “aktivist” pelerini altına gizlenip atıp tutarken kâh bir gazeteye “zorlama marjinalliklerle” çevirili bir mülakat verirken kâh Aylin Aslım, Tuna Kiremitçi gibi insanlarla “iftar protestosu” yapıp İslamı kurtarırken(!) görüyoruz kendisini. İlmi temelden yoksun ve mantık penceresinden olaya yaklaşamayan insanları etkilemede en az Hasan Sabbah kadar başarılı. Başarılı olduğu diğer bir konuda komüniteryen, proudhonist iktisadi anlayışı İslam’a yamamaya çalışması. Hadisleri, ayetleri öylesine “doğal” şekilde çarpıtıyor ki, kimse bir terslik olduğunu düşünmüyor. “Sosyal adalet” gibi, “ezilenler” gibi, “yoksullar” gibi öyle ince konulardan bahsediyor ve bu konuları öylesine “kullanıyor” ki kendisi aleyhinde  söylenen her kelamı kendisinin aleyhinde olan  herkesi “kapitalizmin uşağı”, “zenginlerin dalkavuğu” olarak lanse etmekte beis görmüyor. Ancak artık hakikat zamanı. “Show must go on” deyip televizyonlarda, gazetelerde dezenformasyonun dibine vuran Eliaçık’a birilerinin “şov bitti” demesi gerekiyor.

Bildik bir çarpıtma: Hud-87

Zamanın birinde, İhsan Eliaçık Habertürk’te yayınlanan “Karşıt Görüş” isimli bir programa katıldı. Program boyunca genel olarak Mustafa Akyol ile tartışan İhsan Eliaçık “İslam sosyalizme benzer” temalı konuşmasında kendi tezini güçlendirmek için bir de ayet örneği verdi(5. dakikada veriyor örneği);

İhsan Eliaçık ayeti çarpıtırken

(Videonun başlığı “İhsan Eliaçık, kapitalist Mustafa Akyol’u mat etti” ancak videonun tamamını izlerseniz kimin kimi mat ettiğini kendiniz görmüş olursunuz.)

İhsan Eliaçık Hud Suresi 87. ayeti okuyor;

Dediler ki: “Ey Şu’ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın.”

Bu ayeti örnek veren Eliaçık şu hezeyanları sıralıyor; “Bu ayet mülkiyeti sınırlıyor, mal dolaşımını sınırlıyor“. Oysa ayetin mülkiyeti-mal dolaşımını sınırlamakla alakası yok. Ayette bahsedilen bambaşka bir mevzu. Tabii bunu anlamak için önce ayetin öncesine bakmak lazım;

85 – “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”

86- “Eğer inanan kimselerseniz Allah’ın bıraktığı helâl kazanç sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin başınızda bir bekçi değilim.”

87- Dediler ki: “Ey Şu’ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın.”

Hud Suresi 85, 86 ve 87. ayetlerde anlatılan hadise görüldüğü gibi gayet açık; Hz. Şuayb kavmine hitaben diyor ki “adaletli ticaret yapın, bozgunculuktan uzak durun, kazancınız helal olsun”. Ancak Hz. Şuayb’i anlamak istemeyen kavmi cevaben diyor ki “kıldığın namaz mı, mallarımız hakkında dilediğimizi yapmamızı yasaklıyor?”. Yani kavmi, Şuayb Peygamberin ilettiği mesajı eviriyor, çeviriyor ve sonunda “çarpıtıyor”.

Peki İhsan Eliaçık ne yapıyor? Sapkın bir kavmin etmiş olduğu sapkın bir sözü sanki “İslami hakikat”miş gibi sanki “Allah kelamı”ymış gibi anlatıyor. Oysa Kur’an-ı Kerim’de “sapkınların ettiği laflar” da yer alır. İşte bu sözler onlardan biridir.

Kavmi, Şuayb peygamberin “adaletli olun” çağrısını “mülkiyetimizi mi kısıtlıyorsun?” diye tepkiyle karşılamıştır. Oysa Şuayb Peygamber mezkur ayetlerde görüleceği üzere yalnızca “adaleti” öğütlemiştir. Onun sözlerini çarpıtan kavmidir. Ve ne yazıktır ki İhsan Eliaçık da sapkın bir kavmin ettiği laftan kendi “ideolojisi” için yararlanmaya çalışmış ve sapıkça edilmiş sözleri İslam kisvesinde sunmuştur.  Kur’an-ı Kerim’in hiçbir yerinde olmadığı gibi Hud 87’de de “mülkiyet kısıtlaması” diye bir şey yoktur.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hud-87 tefsiri ortada;

Hz. Şu’ayb onlara, mallarınızda istediğiniz gibi tasarruf etmeyin, demiş değildi, “insanların mallarına haksızlık etmeyin” demişti. 

Bu kadar net olan bir gerçeği, makaslamak-cımbızlamak suretiyle çarpıtmaya çalışmak acaba nasıl bir ruh halinin ürünüdür? Eliaçık’ın ideoloji sevdası, ayet-i kerimeyi mecrasının dışında yorumlatacak kadar fazla demek ki.

Dini eğip-bükmek

İhsan Eliaçık’ın “Sosyalist İslam” doğrultusundaki idealleri için ayetleri, hadisleri, tarihi çarpıttığını tek bir örnek üzerinden gördük. Ancak bu tek örnek değil. Tevbe Suresi 34.ayet de çarpıtılan, evriltilen ayetlerden. Ayet şöyle;

Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

İhsan Eliaçık işbu ayeti “mal yığmaya” karşı bir ayet olarak yorumlamıştır. Ancak dünyevi ideallerden arınık olarak yalnız ayeti anlamaya yönelik olarak bakıldığında çıkan sonuç şu;

1- İnsanların haklarını yiyerek, adaletsiz şekilde para kazanmayın.

2- Kazandığınız, yığdınız parayı Allah yolunda harcayın.

Yani ayet-i kerime, Müslümanlara “nasıl kazanılır?”, “nasıl harcanır?” suallerinin cevabını veriyor. Yığılan malın Allah yolunda harcanması söyleniyor. Peki Allah yolunda harcamak ne demek? Zekat, sadaka, fitre, infak vermek ve -geçmiş zamanlar için- “gaza-cihad” yolunda malını ortaya koymaktır. Ancak Eliaçık’ın eğip-bükmeleri burada da karşımızda. Çünkü Eliaçık “zekat” ibadeti için “fazla olanın verilmesi” şeklinde bir tanımlamada bulunuyor. Yani insanlar fazla mallarını “hepsini” zekat olarak vermeliymiş. Geçen yazımda bu olayın detayına inmiş ve zekat ibadetinde “fazla malın hepsini vermek” gibi bir zorunluluğun olmadığını hadisler-ayetler üzerinden göstermiştim. Allah(c.c.) -Muhammed Suresi’nde buyurduğu üzere- “insanların Allah yolunda ‘tüm mallarını’ feda etmelerini istemez”.

Bir tarafta İhsan Eliaçık’ın mitleri, bir tarafta İslam’ın hakikatleri. Mitlere mi yoksa hakikatlere mi inanacaksınız? Tercih sizin.

Zekat ve zenginliğin meşrulaşması

Peygamberimizin hicretinin ikinci yılında “zekat” ibadeti farz kılındı. Zekat; minumum, nisab miktarı kadar mala sahip olan mü’minlerin bazı mallarının belli bölümünü, üzerinden bir müddet geçtiği takdirde başka müslümanların mülkiyetine vermesidir. İslamiyetin belirlediği ölçütlerde “zengin” olan her kişi zekat vermek zorundadır.

Ne yazık ki “zekat” ibadeti de -diğer bazı dini gereklilikler- gibi türlü çarpıtmalara ve yanlış yorumlamalara maruz kalmakta. Bunun en barizi İhsan Eliaçık tarafından yapılmakta. Racon dergisine verdiği röportajda, zekat ibadetini şu şekilde tarif ediyor Eliaçık;

Zekat fazlalık demek, ihtiyaçtan fazla olanı vereceksin. “Zekatı verildikten sonra” “fazla olanı verildikten sonra” demektir. Fazla olanı verince nasıl servetin olacak?

İhsan Eliaçık zekat ibadetinden “fazla olan malların hepsinin verilmesi” anlamını çıkarıyor. Oysa ne Kur’an-ı Kerim’de ne de hadis-i şeriflerde bu yönde bir ifade, telkin, emir yoktur. Tamamen ideolojik tandanslı bir tanımdır Eliaçık’ın yaptığı. Ehli hayvanın zekatı, ticari malların zekatı, paranın zekatı, arazi ürününün zekatı ve madenin zekatı mevzuları peygamber efendimizce de ondan sonra gelen alimlerce de ayrı ayrı ele alınmış ve çeşitli “ölçüler“(gümüş sikkenin en az 40’ta 1’inin ya da 25 deve için en az 1 dişi deve yavrusunun verilmesi gibi ölçüler) belirlenmiştir. Zekata bağlı olan mallar için belirlenen bu ölçülerin hiçbiri “fazla olan malınızın hepsini verin” demez. Elbette ne kadar fazla zekat verilse o kadar iyidir ancak ne Allah(c.c.) ne de onun Resulü böyle bir istekte bulunmaz. Muhammed Suresi, 36. ayet açıktır;

Allah sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez.

Allah(c.c.)’ın dahi istemediği bir şeyi kulların istemesi hatta “zorunlu” kılması neyle izah edilir? Şayet zekat denen ibadet fazla olan malların hepsinin verilmesi idiyse Peygamber efendimiz neden “kırkta bir” gibi çeşitli minumum ölçüler koymuştur? İdeolojileri İslamiyete yamamaya çalışmanın sonucu bu olsa gerek.

 

Zenginliğin Meşrulaşması

“Müslüman sol” inatla İslamiyet’in servete-mülkiyete karşı olduğunu söylese de “zekat” ibadeti başlı başına bu tezi çürütmekte. Zira zekat demek, zenginin fazla malının bir kısmını dağıtması demek. Buradan hareketle çıkarılacak sonuç; İslamiyet insanların zengin olmasına servet sahibi olmasına karşı çıkmaz sadece servetlerin kazanılması ve harcanması hususunda düzenlemeler-kurallar getirir. “Helal kazanç” prensibi servetin kazanılmasına yönelik bir kuralken, “Zekat” ibadeti de servetin harcanmasına yönelik bir kural. Tüm bu prensipler-kurallar-gereklilikler ve düzenlemeler zenginliğin caiz olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine bu prensipler manzumesi zenginliğin İslamiyet açısından kabulü ve meşrulaşması demektir.

Ömer Nasuhi Bilmen, “Büyük İslam İlmihali” isimli eserinde şöyle der;

- Zekat verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borçlarından başka nisab mikdarı veya daha fazla bir mala sahib bulunmalıdır.

- Zekatın gereği için, tam bir mülkiyet bulunmalıdır. Bir malın mülkiyetiyle beraber onun elde de bulunması gerekir.

Yani zekat vermek için mülkiyet-servet sahibi, İslami prensipler dairesinde “zengin” bir kişi olmak icap ediyor. Bu da bahsettiğim noktaya getiriyor bizleri; İslamiyet ne zengine ne zenginliğe ne mülkiyete ne servete karşıdır.

İslam perspektifinden ‘özel mülkiyet’ ve ‘zenginlik’

 İslamda herhangi kimsenin mülkiyet hakkına, mülküne ve tasarruf hakkına tecavüz etmek haramdır. Herkesin kazancı kendine aittir. Herkesin meşru surette kazandığı malları tecavüzden korunmuştur. Cemiyetin ilerlemesi ve medenî bir halde yaşayabilmesi, ancak bu korunma ile mümkün olur. Bir cemiyeti meydana getiren ferdlerin servet ve meslek bakımından değişik derecelerde olmaları, hikmet ve ihtiyaç gereğidir. Herkes Allah’ın taksimine razı olmalıdır. Herkes meşru şekilde çalışıp servet kazanmalıdır. Temiz ve huzurlu bir cemiyet hayatının başka şekilde devamına imkan yoktur. (Büyük İslam İlmihali – Ömer Nasuhi Bilmen)

Eski ders-i amm ve diyanet işleri başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen, yazdığı ilmihalde mülkiyet-zenginlik-servet mevzunda gayet net bir tablo çiziyor; İnsanlar çalışıp “servet” kazanabilirler, bu çok tabii bir hadisedir; ayrıca insanların servetlerinin farklı düzeylerde olması da hayatın prensiplerindendir, bu farklılıklarda bir hikmet vardır. Elbette kimse “Allah fakire bu kadar rızk vermiş,  sadakaya-fitreye-zekata lüzum yok, Allah’tan iyi mi bileceğiz?” türünden bir gaflete düştüğü yok, kimse bu amacı taşımıyor. Karşı çıkılan şey; ilkel bir “eşitlikçilik” edebiyatıyla, modern toplumu komünlere çevirmeye çalışan “Müslüman sol” zihniyet. Her şeyden evvel insanın düşünmesi icap eder; iktisadi eşitlik gerçekten var olabilir mi? Ve bir daha düşünmesi icap eder; var olan bu eşitlik hayrı mı getirir, şerri mi? Mühendisinden işçisine herkesin; karneyle karnını doyurduğu, -TL cinsinden- 40 lirayla yaşamını idame ettirmeye çalıştığı Küba’da da görüldüğü üzere “eşitlik” var. Müslüman solun her şeyden evvel “eşitlik” mefhumunu irdelemesi ve ezber bozma gayreti yerine, hakikati öğrenmesi gerekir. Velhasıl, İslamiyet; bireyin servet kazanmasında sorun görmez. Aynı şekilde toplumdaki insanların arasında -uçurum olmamak kaydiyle- belli bir düzeyde servet farklılığının olmasını da “kabul edilemez” olarak görmez. Buradan hareketle İslamiyet kaynakları bağlamında “özel mülkiyet” konusuna bakalım.

İslam ve Özel Mülkiyet

Üretim araçları ve tüketim araçları üzerindeki mülkiyet olmak üzere mülkiyet ikiye ayrılır. Devletçi ideolojiler-eğilimler bu iki araç üzerinde de mutlak devlet egemenliği kurmaya çalışır. Liberalizm ise tam tersine bireysel egemenlik kurmayı amaçlar. İslamiyet ise tüketim araçları üzerinde özel mülkiyeti kısıtlamaz(ancak “miras” konusunda olduğu gibi bazı gereklilikler sunar), üretim araçlarında ise karma bir model uygular. Mesela “koru ve otlak” alanlarını çevirme hakkını devlete verir ancak toprağın özel mülk olmasına karşı çıkmaz. Yahut “maden” gibi mevzularda devlet-toplum-sermayedar arasında bir pay yapar. Bu bakımdan, İslamiyet hiçbir dünyevi ideoloji ile aynı değildir, kendine hastır. Ancak iddia edildiği gibi de “liberalizme karşı” bir iktisadi anlayışı yoktur. Üretim araçları üzerinde özel mülkü kabul eden bir din nasıl liberalizme zıttır?

- Toprak Mülkiyeti: Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde der ki,

 Kimseye ait olmayan bu şeyi kim ilk önce ele geçirirse, o şey o kimsenin olur.

Bunu duyan sahabeler, araziye dağılıp, toprakları işaretlemiş ve işgal etmiştir. Hz.Muhammed(sav) bir başka hadisinde de toprak üzerinde özel mülkiyet hakkı tanımaktadır;

Kim ölü bir toprağı ihyâ ederse,bu toprak onun olur. Haksız dökülen ter için bir hak yoktur.

İddia edilenlerin aksine toprakta dahi bireysel mülkiyete izin vardır. Mülkiyeti hırsızlık olarak nitelendirip, buna İslami kimlik giydirmeye çalışanların hedefi İslami hakikatlere toslayacaktır.

- Mülk Arazi: Bireyin sahip olduğu, bireyin üzerinde her türden tasarrufta bulunabildiği arazilerdir. Bu araziler peygamber efendimiz döneminden Osmanlıya kadar gelmiştir. Kısacası bu araziler üzerinde modern anlamda bir “özel mülkiyet” vardır.

İslam ve Zenginlik

İslamiyet, mal düşkünlüğünü-para aşkını hoş görmez. Ancak zenginliğe de -İslami usullere uyuluyorsa- karşı çıkmaz. Abdurrahman bin Avf, Hz.Osman, Hz. Ebu Bekir gibi varlıklı sahabeler olmuştur. Elbette bu sahabeler neredeyse tüm varlıklarını infak ederek fakirlik derecesine de düşmüşlerdir ancak İslamiyet asli ihtiyaçlarımızı karşılayan meblağdan geriye kalan kısmın “hepsinin” harcanmasını zorunlu kılmaz.

İslamiyet bir kenara yığılıp; zekatı verilmeyen, uzunca ‘atıl’ durum kalan mala ve bu yolla gelen zenginliğe karşıdır. Ticaret, hayvancılık, tarım vs. sonucu kazanılan paradan; insanlar yaşamlarını devam ettirecek kadar olan kısmı harcayıp, arda kalanı “yığabilir”. Ancak yığılan paranın belli miktarı Allah yolunda harcanmalı ve biriken servet atıl durumdan çıkarılıp üretim-istihdam gibi faaliyetler vasıtasiyle işler hale getirilmelidir.

Bu durumlarda zenginlik sorun teşkil etmez ve İslami usullere uygun olur.

(…)Allah sizden sahip olduğunuz bütün varlıkları (kendi davası uğrunda feda etmenizi) istemez… (Muhammed, 36.ayet)

İslam ve Liberalizm

  • Evvela…

Düşünce hayatı olabildiğine çeşitleniyor. Yeni dünya düzeni, yeni fikirleri daha doğrusu bizlerin yeni sandığı eski hakikatleri gün yüzüne çıkartıyor. Kendi rönesansına gebe olan İslamiyet’te bu durum daha açık şekilde gözükmekte. Köklerine sarılarak bir atılım yapma çabasındaki İslami camia asırlardır süregelen, “dinsel” zannedilip dokunulamayan mevzulara el atma ve bu mevzuları akıl-nakil cenderesinde yeniden tartma uğraşında.

Bu uğraşın şüphesiz en önemli olanı “iktisadi” alanda yapılanlar. Peygamber efendimizden sonra kurulan büyük İslam devletlerinin “devletçi” kimliğe sahip olması ve ayrıca İslamiyet’teki güçlü “sosyal adalet” anlayışının çarpıtılması; yıllar boyunca Müslüman cenahın “liberalizm” gibi sözüm ona “öcü”lerden kaçmasına sebebiyet vermiştir.

Ancak değişen dünya, dinsel görünümlü “sosyalist” fikirlerin de çöküşünü beraberinde getirmiştir. Özellikle Süveyş Krizi K.Afrika, Ortadoğu entelijansiyasını derinden etkilemiş ve bu kriz hasebiyle Müslüman aydınlar SSCB’ye yakınlık beslemiş dolayısıyla sosyalizme-Marksizme doğru bir hareketlilik yaşanmıştır. Bu atmosferde şekillenen “iktisadi” fikirler referans noktasını Kur’an-ı Kerim’den yahut Asr-ı Saadetten almamıştır. Her ne kadar onlar bunu iddia etse de fikirleri İslamla yoğrulmuş bir sosyalizmden ibaretttir. Ne yazık ki “İslami” sanılan bu trend on yıllar boyunca doğu alemini esir almıştır.

Ancak hakikate direnemeyen bu “sapma” bir noktada tıkanmış ve miadını doldurmuştur. Artık İslam ile bağdaşan ve hurafelerden uzak bir dünya görüşü yani “liberalizm”, Müslüman halkların tercihi haline gelmiştir. Arap aleminde otoriteryen-kollektivist iktidarlara karşı girişilen mücadele bunun en nadide örneğidir.

  • Liberalizm nedir? 

Liberalizm ferdiyetçiliktir,  -Marksist ağızla konuşursam- insanı prangalarından kurtarır. Politik, iktisadi ve toplumsal arenada insanın özgürleşmesi-bağımsızlaşması üzerine kuruludur. Ve bu özgürlük alanına karşı en büyük tehditi oluşturan “devlet”i  minimalize etme, sınırlandırma, meşru sınırlarına çekme gayesini taşır. Liberalizmin ana ilkesini F.August von Hayek kısa-net-öz bir şekilde açıklamıştır;

Birey devlet için değil, devlet birey için vardır.

John Locke da meşhur bir vecizi ile liberalizmi kısaca anlatmıştır;

Her birey kendi kişiliğinin ve mülkiyetinin mutlak efendisidir.

Liberalizm, insanı yığınlar arasında yok etmeye çalışan kollektivist ideolojilere zıt olarak insanı özgürleştirme çabasındadır. İnsanın özgür olmasını sağlayan çeşitli unsurlar da liberalizm tarafından dokunulmaz ilan edilmiştir. Mesela; mülkiyet, kişisel tercihler… bunlardan bazılarıdır. Liberalizm bunları korumayı amaçlar. Ceberutlaşmaya müsait, içinde bir canavarı taşıyan devlet; liberalizmin koruduğu alanları deşmeye müsaittir. Kısacası insanı köleliştirme, ‘vatandaşlaştırma’, fedaileştirme peşindedir devlet. Liberalizm ise her alanda bireysel özgürlükleri genişletip, devlet otoritesini daraltarak insanı özgürleştirme, ‘bireyleştirme’ uğraşındadır.

İktisadi liberalizm yani kapitalizm; üretim araçlarının özel mülkiyete ait olduğu, ekonomik unsurların değişiminin “piyasa” marifetiyle yapıldığı bir sistemi ifade eder. Özetle piyasada özel yapılar egemendir. Bu sistemde bittabi kişiler “servet” sahibi olur. İşte bu noktada “sosyalist Müslümanların” bildik-tanıdık tepkileri gelir. Ve İslam’ın “servete” karşı olduğunu söylerler.

  • İslam ve Servet

Bu konuda en çok istismar edilen ayet Tevbe Suresi 34.ayettir;

Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.

Ancak, ayet-i kerime servete karşı bir tutum sergilemiyor. Malın kazanılması ve yığılan malın harcanması hususunda, mü’minlere prensipler-gereklilikler sunuyor. Daha sonraki yazılarımda daha detaylı ele alacağım “servet” hadisesi bundan ibaret. Helal yolla kazanılmış ve Allah yolunda harcanmış(zekat vs.) malda dini sakınca yoktur. Din, Allah yolunda tüm paranın harcanmasını da istemez. Bunun için peygamber efendimiz “para”nın zekatı için 40’ta 1 gibi minumum bazı değerler koymuştur. Paranın 40’ta 40’ı istenmemiştir.

  • İslam ve Liberalizm nasıl bağdaşır?

Muhakkak ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. (Tevbe, 116)

Bu ayet-i kerime de türlü çarpıtmalara maruz kalmakta. Mülkün yalnız Allah’ın olduğu söylenerek, özel mülkiyete ve kapitalizme karşı bir saldırı gerçekleşmekte. Oysa ayetin anlattığı şey bambaşkadır. Ayet, her şeyin asıl sahibini hatırlatır. Bizlerin yalnız geçici birer kiracı olduğumuz vurgulanır. Ancak iktisadi bir prensip getirmez. Şayet getiriyorsa da bu liberalizme karşı bir prensip değildir. Zira liberalizm bireysel mülkiyeti korumakla birlikte -savunma, adalet- gibi kalemlerde devlet mülkiyetini destekler. Oysa sosyalizm, mülkün tek sahibini “devlet” olarak görür. Ve ortaya tanrı-devlet modeli çıkar. Şayet itikadi açıdan bir sorun varsa bu sosyalizmle ilgilidir. Zira -sözde- “toplum adına” her şeyi tekelinde tutan “devlet” bir nevi tanrılaştırılmakta.

Ezcümle, İslam ve liberalizm bağdaşır. Zira özel mülkiyet her ikisinde de vardır. Özel mülkiyet demek liberal ekonomi demektir. Peygamber efendimiz dönemi uygulamaları göz önüne alındığında -kısmen de olsa- modern liberal iktisatın savunduğu gibi bir düzen göze çarpar. Bu hakikati hadislerle, ayetlerle gelecek yazılarımda pekiştermeyi umuyorum.

Helâl yoldan kazanç aramak her Müslüman üzerine farzdır. (Hadis-i Şerif)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.